İçeriğe geç

Evet, düşünme dediğimizde hep O’nun hissedilmesi altında düşünmeli, beyan O’nu mülâhaza ile preslenmiş olarak ağızdan çıkmalı, bakma dendiğinde gözler O’nun rızasına ayarlı şeylere bakmalı.. hâsılı her şeyimizi O yönlerdirmeli ve dahası, insan bütün bunları peynir-ekmek yeme kolaylığı içinde bir tabiî hâdise gibi yerine getirmelidir. Dini duyguların, fıtratla bütünleşmesi ve insan tabiatının bir yanı hâline gelmesi de bu olsa gerek.

Sonra halk içinde Hakk’ın temsilcisi olma, “kavs-i urûc”dan sonra bir “kavs-i nüzûl”dür. Urûcu olmayan birisi için ise böyle bir şey söz konusu değildir. Kavs-i nüzûl, urûcun ötesinde ayrı bir derinliktir ve dava-yı nübüvvetin vârislerine hastır. Yani seyr u sülûkünde belli mertebeleri kat etmiş, cennet kapılarının kendisine aralandığına şahit olmuş, ölümün güler yüzünü görmüş, ondan “Gel, gel!” şeklinde davetiyeler almış ve gördüğü bunca iltifat karşısında iştiyakla oraya gitmek isterken, birden لَا حَوْلَ deyip geriye dönmüş; geriye dönmüş zira burada Hak namına halkın arasında yapılacak daha çok iş var.. evet, gerçek temsilcilik işte böylesi insanlar için bahis mevzuudur.

Bana göre, en azından bu kadarcığı olsun yaşamamış insanların halk içinde Hakk’ın temsilciliğini yapması, Hakla beraber olması düşünülemez. Ve yine bana göre Kur’ân’ın وَقَلِيلٌ مِنْ عِبَادِيَ الشَّكُورُ “Şükreden kullarım ne kadar da azdır.”1 Yine ثُلَّةٌ مِنَ الْأَوَّلِينَ۝وَقَلِيلٌ مِنَ الْأٰخِرِينَ“İlklerden bir grup, arkadan gelenlerden ise daha az.”2 âyetleri bu hakikate işaret eder.

7