Tebli̇ğde Vesi̇le Faktörü
Hz. Peygamber’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) dedesi Abdulmuttalib, gökçek yüzlü, pırıl pırıl, temiz nasiyeli ve iyi bir sürgüne esas teşkil edebilecek mahiyette bir kök görünümünde idi. Yani o, İnsanlığın İftihar Tablosu’na dede olabilecek maddî-mânevî bir donanımı haizdi. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) hayata gözlerini fakir olarak açmış, fakir olarak büyümüş ve fakir olarak da hayatını idame ettirmişti. Hz. Hatice ile evleninceye kadar da, bu hep böyle devam etti. Zira ne dedesi ne amcası (Ebû Talib) ona bir şey bırakacak imkâna sahip değillerdi. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem) Hz. Hatice Validemiz ile evlendikten sonra, Mekke’nin zengin kişilerinden biri sayılabilirdi ama, peygamberliğinin 5. veya 6. senesinde elinde avucunda hiçbir şey kalmamış ve yine eski hayatına dönüvermişti.
Pekâlâ, Nebiler Serveri bu servetini nerede ve nasıl harcamıştı? Siyer kitaplarında verilen bilgiler ve onların satır aralarından anlayabildiğimiz kadarıyla O bu serveti, halkı iman ve Kur’ân’a davet etme yolunda, yemek yedirme, hediyeler verme gibi alanlarda harcadı ve tüketti. Evet, insanları Allah’a çağırmada, en uygun metot ilâhî ahlâkla ahlâklanmadan geçer. İlâhi ahlâk ise bize hep şunu talim eder: “Kulum Bana bir karış yaklaşırsa, Ben bir zirâ, o bir zirâ gelirse, Ben bir kulaç, o yürüyerek gelirse, Ben koşarak gelirim.”