Tabiî bir de, O’nun ümmeti arasında, dava-yı nübüvveti temsil edenler vardı ki, bunlar da O’na (sallallâhu aleyhi ve sellem) arkadaşlık yapmış, gönülden O’na inanıp teslim olmuş ve bir an olsun O’nu, hiç mi hiç davasında, düşüncesinde yalnız bırakmamışlardı. Bunların hepsi nur-u nübüvveti görerek, O’nun pırıl pırıl atmosferi içinde yetişmişlerdi. Bu açıdan onlar bizden çok farklı idiler. Bizatihi O’nu gören, her hâlini müşâhede eden, gökten yağıyor gibi O’na vahiy yağdığını temâşâ eden kimselerin durumu elbette bizden çok farklı olacaktı. Bu farklılıktan ötürü de, tabiî ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), onlara çok ihtimam gösterecek ve “Ashabıma söven benden değildir.”2 diyerek, onları aziz tutacak ve bunu yaparken de kıyamete kadar gelecek insanlara, hizmet ve mücadele veren herkese, arkadaşlarını birinci planda tutma yolunu gösterecekti.
Evet, O, bir vefa insanıydı. Kendi açtığı çığırda hırz-ı can edenlere karşı, son nefesine kadar hep vefa solukladı. O, onlarla öylesine bütünleşmişti ki, Rabbine kavuşacağını düşündüğünde bile, –ki bu onun muradıydı– onlardan ayrılacağı hususu O’nu (sallallâhu aleyhi ve sellem) hıçkıra hıçkıra ağlatmış ve “Yakında beni sizden soracaklar.”3 demekle iktifa etmişti. Zaten biz de vefa adına ne biliyorsak O’ndan öğrenmedik mi?
Dipnotlar
- 2 Bkz.: Buhârî, fezâilü ashâb 5; Müslim, fezâilü’s-sahabe 221-222.
- 3 Buhârî, fezâilü ashâb 5; Müslim, fezâilü’s-sahabe 221-222.