İçeriğe geç

Evvelâ itiraf etmeliyiz ki, hiç kimse Allah Resûlü’nün sergilediği bu tavrı ayniyle gerçekleştiremez. Zira hiçbir insanın, buna takat ve gücü yetmez. Düşünün ki O, Kur’ân’ın ifadesiyle, dağları tuz buz edecek azamet ve ağırlıktaki Kur’ân’ı omuzlayan bir insandı. Her iki ayağını da yere öyle sağlam basmıştı ki, hiçbir hâdise O’nu sarsamıyor ve hiçbir aksi davranış O’nu prensiplerinden vazgeçiremiyordu. Bizlerde, bıkkınlıklar, yılgınlıklar olabilir. Ama O’nun için, böyle zaafları düşünmek bile mümkün değildir.

Bu itibarla diyorum ki, ister heyetleri kabulünde gösterdiği sıcak alâka ve ilgiyi, isterse bazı kimselerin mazideki kusurlarını tamamen unutarak onları kabullenişini, bizim aynıyla tatbik ve temsil etmemiz imkânsızdır. Ama yine de aynı şeyleri, gücümüz nisbetinde yapmak mecburiyetindeyiz. Yoksa âlemşümûl bir hizmeti seviyesiz göstermiş, dolayısıyla da bu yüce mefkûreye ihanet etmiş oluruz.

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), heyetlerin kabul şeklini ve bu hususta gösterilmesi gereken hassasiyeti, son vasiyetine konu edinmekle de, bu işin önemine ve bu meselenin istikbalde alacağı buud ve derinliklerine işaret ediyorlardı ki, bu da yakın-uzak gelecek açısından çok önemliydi.

Zira kendi döneminde henüz Ceziretü’l-Arap dışına çıkılmamıştı. Bazı devlet reislerinden gelen mektup ve hediyeler ise, fert planında gösterilen ilgi ve alâka çerçevesinde idi. Hâlbuki ileride “İslâm Site Devleti”, cihanın dört bir yanına yayılan engin hâliyle yüzlerce, binlerce heyetleri ağırlayıp misafir etme zorunda kalacaktı. Tamamen devlet protokolüne ait bu meselenin keyfiyeti, temeli de, yine bizzat Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) tarafından atılıyordu. Zaten 23 senelik nübüvvet döneminde, mikro planda O’nun halletmediği hiçbir problem yoktu… O’nun heyetleri kabulü de, halledilen problemlerden sadece biriydi…

4