Abdullah b. Cerir el-Becelî huzura girince, Efendimiz gözleriyle herkese yol gösteriyor gibi cemaat içinden birinin kalkıp da ona yer vermesini arzuluyordu… Cemaat bunu anlayamayınca da, hemen harekete geçiyor ve cübbesini çıkararak Abdullah b. Cerir’in (radıyallâhu anh) altına seriveriyor. Daha sonra da ashabına; bir kavmin kerimine karşı ikramda bulunulması gerektiği hususundaki o ölümsüz nasihatini sunuyordu.4 Ebû Cehil’in oğlu İkrime’ye iltifat dolu sözlerle mukabelesi5 ise, bu konuda apayrı bir ibret levhasıdır.
Evet, bu davranışlar Efendimiz’de değişmeyen prensipler cümlesindendi… İşte O, gelen fert ve heyetlere de bu prensipler çerçevesinde muamelede bulunuyordu ki, bütün bunlarda bir sürü hikmet dolu gayeler vardı:
Evvelâ: Henüz yeni gelmiş ve bütünüyle İslâm’a ısınmamış bu insanlar yer değiştirmenin rahatsızlığını, tedirginliğini yaşarken, eğer kendilerini tedirginlikten kurtaracak emniyet dolu bu sıcak atmosferi bulamasalardı, tercihlerini başka türlü de kullanabilirlerdi ki, bu da onlar için büyük bir kayıp olurdu. İşte Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), kendisine, imanın en küçücük bir şemmesiyle gelenlere dahi fevkalâde alâka ve ilgi göstermesi, onları böyle bir yanlış karardan kurtarıyordu ki, bu da, bugün ve yarın üzerinde önemle durulması gerekli konulardan olsa gerek.
İkincisi: Gelen heyet fertleri arasında, kavmi ve kabilesi içinde daima saygı ve hürmet görmüş insanlar da oluyordu. Bunlar, kendi toplumlarında bu gibi ilgi ve alâkaya alışmış insanlardı. Dolayısıyla onlara aynı oranda bir ilgi ve alâka gösterilmeliydi ki, geldikleri yeni toplumu yadırgamasınlar.. yani bu ilgi ve alâka onlara ünsiyet aşılamalı ve yabancılığın verdiği rahatsızlığı ortadan kaldırmış olmalıydı…
Dipnotlar
- 4 et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-evsat 2/261-262; el-Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb 1/444.
- 5 “Hoş geldin, hicret şerefiyle şerefyâb olan süvari!” (Tirmizî, isti’zân 34; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 17/373).