İslâm bu gayeyi hedeflerken, önce insanı bütün müsbet ve menfî yönleriyle bir bütün olarak ele almıştır. Hisleri, arzuları, şehveti, kini, nefreti, öfkesi ve muhabbeti gibi… bütün yönleri ile. Ve tabiî onun getirdiği mesajlar, kabul edilen bu fıtrat değerleri ile hiçbir zaman çakışmamıştır. Bu itibarla da, insan meşru dairede aradığı her şeyi, herhangi bir terslikle karşılaşmadan İslâm’da bulabilir. Meselâ, fert kâmil insan mı olmak istiyor; Brahmanizm, Mistisizm, Budizm’den bir şey beklemeden İslâm’a müracaat etmesi kâfi. Onun aile düzeni, çoluk çocuk terbiyesi, akrabaları ile münasebeti adına bir problemi mi var; İslâm’ın kaidelerine uyması yeterli. İktisadî hayatı bir açmaz ile mi karşı karşıya; Kur’ân, Sünnet ve onu çok iyi yorumlayan selef-i salihînin içtihadları, her derde olduğu gibi bu derde de deva…
Evet, İslâm her derde devadır; lâhûtî hakikatler, tevhid-i rubûbiyet, tevhid-i ulûhiyet, tevhid-i ubûdiyetten tut da, ailevî münasebetlerimiz, içtimaî ilişkilerimize varıncaya kadar hemen hepsine devadır, hem de başka bir şeye ihtiyaç bırakmayacak şekilde.
Zaten İslâm’ın çok kısa bir zaman içinde, Arabistan’da zuhuruna rağmen Buhârâ’ya, Sindabâd’a, Çin’e, Herkül Burcu’na, Hindistan’a, Afrika’ya, Bizans önlerine kadar uzanması, uzayıp her tarafta hüsnükabul görmesi de ancak onun mesajlarının evrensel olmasıyla izah edilebilir. Düşünün ki, inanç adına yüzlerce teorinin kol gezdiği bu yerlere İslâm, kılıç zoruyla değil, mürşidlerinin sesi ve soluğuyla giriyor. Uranyum atomu gibi cevval ve hareketli, tarihteki misyonuyla insanlığın kaderine hükmetmiş Türkler İslâm’la teskin olurken, Nirvana’ya kilitlenmiş ve ölmeden ölüp kabuğuna çekilmeye namzet milletler de yine İslâm ile gerçek varoluşu duymuşlardır.