Eskiden bize şöyle anlatılırdı: Ömrünü hakikate adamışlardan birinin yanına bir şahıs gelince, “Arkadaş, kaç insanın kâtilisin?”; yani, “Kaç insan sana takılıp kaldı da hakikati bulamadı?” diye sorarlarmış. Günümüzün adanmış ruhları da bu endişeyi her zaman ruhlarında taşımalı ki, ilâhî inayet kesilmesin.
3. Yaptığımız işler ve elde edilen başarılar ölçüsünde mahviyet ve ibadetlerimiz artmalıdır ki, kendi kendimizin altında kalıp ezilmeyelim. İmam Rabbanî, bir yerde kendine köpek pâyesi bile vermez; hatta, eşek bile olmadığını söyler. Bu mülâhaza ruhlarımızda perçinlenmeli ve her zamanki hâlimiz olmalıdır. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), sabah-akşam duaları arasında ve başını tevbe için secdeye koyduğu anlarda:
“Yâ Hayyu yâ Kayyûm, Senin rahmetini dilerim. Bütün ahvâlimi ıslah eyle ve göz açıp kapayıncaya kadar olsun beni nefsimle başbaşa bırakma!”1 der ve dua dua yalvarırdı. Biz de bu duayı çok tekrar etmeli ve bir an için olsun nefsimizin insafsızlığıyla baş başa kalmamalıyız.
4. Yukarıda ifade edildiği gibi, her eksikliği kendimizden bilmeli, nefsimizi hizmetlerin önünde bir mânia olarak görmeli ve her muvaffakiyeti ekstra bir ilâhî ihsan kabul etmeli ve Allah’a vermeliyiz. Karun, üzerindeki nimetleri kendinden biliyor ve “Bunlar bana ilmimden dolayı verildi.”2 diyordu. Bütün Karunlar, Firavunlar da hep böyle demişlerdir. Ancak bütün peygamberler ve Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem): “Ben, nefsim adına menfaat ve zararın en küçüğüne bile sahip değilim.”3 inancı içinde olmuşlardır. Evet, “Bildim, yaptım, tuttum, çattım.” düşüncesi, firavunca bir düşüncedir.
Dipnotlar
- 1 Ebû Dâvûd, edeb 101; Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 5/42.
- 2 Kasas sûresi, 28/78.
- 3 Bkz.: A’râf sûresi, 7/188.