Dolayısıyla çok önemli meselelere talip ama yetersiz insanlar, Müslümanlık adına, bu topluma üst üste fiyaskolar yaşatabilirler. Ve böyle bir falso da bizde, önü alınamayacak bozgunlara sebep olur ki, böyle bir durumda da elden kaçırdığımız fırsatları bir daha elde etmemiz oldukça zordur. Böyle mühimlerden mühim bir meseleye, toyca yaklaşımlarla bir yere varılmaz. Fıkıhta Ebû Hanifeleri, İmam Ebû Yusufları; hadiste Buhârîleri, Tirmizîleri, Müslimleri; kelâmda Seyyid Şerif Cürcanîleri, Teftâzânîleri; ahlâkta ve tasavvufta İmam Gazzâlîleri, İmam Rabbanîleri, Hz. Bediüzzaman gibi insanları hazırlayıp yetiştireceğimiz ana kadar topluma her mualece yanlıştır, komplikasyon doğurur ve bir daha da bu yanlışlıkların sebebiyet verdiği tersliklerin altından kalkamayız.
Bütün bu söylediklerimin hesabını Allah’a vermeye âmâde ve hazır olduğumu da burada bir parantez cümlesiyle ifade etmek isterim. “Niye kuvve-i mâneviyeyi kırıyorsun?” denilebilir bana. Ne var ki vicdanım çok rahat, hesap vermeye de hazırım; zira bu meselenin, kat’iyen şakaya, gayr-i ciddî insanlarla temsile tahammülü yoktur.
Evet, mevzuu özetleyecek olursak: Soruda da denildiği gibi, geleceği kucaklama, bilgi toplumu olmaktan geçer. Öyledir; zira bilgi, eşya ve hâdiselerin bize anlattığı, tekvînî emirlerin ve bu tekvînî emirlerin önümüze açıp döktüğü nesnelerin hissedilmesi, kavranması ve Yaradan’ın yüce maksatlarının sezilmesi demektir. Eşyaya hükmetme mevkiinde yaratılan insan, görecek, okuyacak, sezecek ve öğrenecektir. Öğrendikten sonra da hâdiselere sözünü geçirme ve onları teshir etme yolunu araştıracaktır. İşte bu nokta, Yüce Yaratıcı’nın emriyle, eşyanın insana, insanın da kendi Yaradan’ına teslim ve mahkûm olduğu noktadır.