Evet, tâlim-i esmâ ünvanı altında Hz. Âdem’e öğretilen esasen bilgidir. Buna isterseniz günümüzdeki ayrımı nazara alarak “bilim” dersiniz, isterseniz bilime esas teşkil eden; araştırmalar, tespitler ve mebdeden müntehaya, müntehadan mebdeye gelip gitmelerle elde edilen en doğru, en gerçek anlamıyla bilgiler mânâsına “ilim” dersiniz, netice değişmez. Hz. Âdem’in meleklere rüchaniyetinin arkasında işte bu bilgi veya ilim vardır. Bu bilgi Hz. Nuh’ta daha bir gelişmiş; Hz. İbrahim’de daha bir hızlanmış; Hz. Hud, Hz. Salih’te daha bir katlanmış; İnsanlığın İftihar Tablosu’nda ise zirveye ulaşmış ve –Bediüzzaman’ın ifadesiyle– tam tafsil edilmiştir.1 Zira O’ndan sonra artık peygamber gelmeyecektir. Öyleyse O’nun anlattıkları, ister Kur’ân, isterse Sünnet-i Sahiha olsun, daha sonra elde edilecek yeni keşif ve tespitlerle asla zıtlaşmamalıdır.
Değişik bir ifadeyle şöyle de denilebilir: Allah (celle celâluhu) kudret, irade ve meşîetiyle yazdığı kâinat kitabı koridorlarında, insanlığın rahat hareket edebilmesi için, kelâm sıfatından gelen “şeriat-ı garra” rehberliğini lütfedip insanlığın eline vermiş ve böylece insanlık o koridorlarda rahatça yürüyebilmektedir.
Dipnotlar
- 1 Bediüzzaman, Sözler s.357-362 (Yirmi Dördüncü Söz, İkinci Dal).