İçeriğe geç

Vakıa, bir insan hakikaten kendisine hikmet ve çok hayır verilmiş biriyse, o nimeti görmezlikten gelmesi nankörlüktür; kendisinden bilip nefsine mal etmesi ise, gurur, kibir ve fahr olur. Bu iki tehlikeden de kurtulmanın yegane çaresi, Üstad’ın ifadesiyle, “Evet, bu libas bana yakıştı, güzel oldum ama güzellik cübbeye ve onu giydirene ait.” demek suretiyle nimetin çehresinde Nimeti Veren’i görmek ve şükür hisleriyle Mün’im-i Hakiki’ye yönelmektir.

Sözün özü; biz, her dönemde dine ve imana hizmet edenlerin hikmete ve büyük hayra mazhar olduklarına inanır ve şahs-ı manevî hakkında hep bu hüsn-ü zannımızı seslendiririz. Ne var ki, kendi şahsımız hakkındaki mülahazalarımızın şu çizgide kalmasına da dikkat ederiz: “Bana hikmet verilmiş olduğunu zannetmiyorum; ara sıra isabetli işler yapıyor gibi olsam da onların birer istidrac olmasından endişe ederim. Fakat, Allah’a hamd ü senâ olsun ki, mücrim olsam bile, Cenâb-ı Hak beni de hikmetli insanların meclisine dahil eylemiş, böyle nuranî bir kafilede bana da yer vermiş. Belki hâlâ koridoru geçemedim, harem dairesine giremedim; ama hikmetli bir heyetin bulunduğu binanın dışında da değilim; dahası salondakilerin seslerini duyuyor ve müteselli oluyorum. Burada, bu ölçüde de olsa ehl-i hikmetle beraberim; ihtimal Hazret-i Rahîm ötede onlara “Girin selametle Cennete!” derken, bana da “Layeşkâ celisühüm – Kur’ân talebeleri öyle salih kullardır ki, onlarla oturup kalkanlar asla tali’siz olmaz ve ebedî hüsrana uğramazlar” fermanıyla teveccühte bulunur. Burada ayırmadığı gibi, ötede de arkadaşlarımdan ayırmaz ve onların önünde beni mahcup etmez.”

254