Şu kadar var ki, hikmete mazhariyetin de kendine göre derinlikleri söz konusudur. Cenâb-ı Hakk’a karşı saygı hisleriyle dopdolu olarak her zaman ümit televvünlü bir korku içinde bulunmak demek olan haşyet, her türlü hikmetin temelidir. Çünkü, Allah haşyetiyle dolu olan bir kul, her adımını Allah’ı görüyor olma mülahazasıyla ya da en azında her zaman O’nun tarafından görüldüğü şuuruyla atacaktır ki, böyle bir çizgi faydalı ilim ve salih amel beraberliği dediğimiz hikmetin esasını teşkil eder. Fakat, yine de bu seviyedeki bir hikmet anlayışına ancak tek buudlu, “müfret hikmet” denebilir. Bunun bir adım ötesinde, kâinat kitabını dikkatlice okuyarak haşyet duygusunu daha da derinleştirme, sebeplerin ruhunu idrak etme ve fizikle beraber metafiziği de değerlendirme gibi hususları içeren “muzaaf (katlanmış) hikmet” diyebileceğimiz mertebe gelir.
Bir de “mük’ab hikmet” sözüyle ifade edebileceğimiz çok buudlu bir hikmete mazhariyet vardır ki, bu seviyenin eri olan bir insan, ifrat ve tefrite girmeden her şeyin hakkını verip her zaman itidali korur, sürekli hem teşriî hem de tekvinî emirleri gözetir. Eşya ve hadiseleri Yaratıcı Kudret’in vaz’ettiği çerçevede değerlendirir; neyin ne olduğunu, onun hakikat-ı nefsü’l-emriyesi (her nesnenin hakikati) açısından ele alır; cüz-küll bütün varlığı, her şeyin birbiriyle muvazenesi ve Hâlık’la münasebeti zaviyesinden yorumlar. Sebeplere asla te’sir-i hakikî vermez ama esbab dairesinde yaşadığı için de bir Peygamber sünneti olarak kabul ettiği sebeplere tevessülde de kusur etmez. O, her şeye daha bütüncül bir nazarla bakar. Dünle beraber bugünü, bugünle beraber yarını görür, planlarını ona göre yapar. Kafasında her zaman en az bir yirmi beş sene döner durur. Ortaya koyduğu/koyacağı faaliyetleri sosyal bilimlerin süzgecinden de geçirir; yerine göre, sosyolojinin, psikolojinin, ekonominin kaidelerini de kullanır. Kendi milletinin imkanlarını nazar-ı itibara alır, hasım cephelerin güç ve kuvvetlerini, kin ve nefretlerini de hesaba katar ve bu hesap istikametinde projeler geliştirir; böylece, –Allah’ın inayetiyle– ne yapıp eder, bir muhalif rüzgarla arkadan gelenlerin kuvve-i maneviyelerinin yıkılıp gitmesine, millet ruhunun hüsran ve hizlan yaşamasına fırsat vermez.