İçeriğe geç

“Nerede hikmet, nerede ben?”

Zaten, soruda îmâ ettiğiniz ayet-i kerimede, Hakîm-i Mutlak, mealen, “Allah hikmeti dilediğine verir; kime de hikmet verilirse, ona bol bol hayır verilmiş demektir. Ancak tam akıllı olanlar gerçekleri düşünür ve anlarlar.” (Bakara, 2/269) buyurmuştur. Sebepler planında, hikmete ermenin başlangıcı tefekkürdür. Kur’ân talebeleri için mühim bir esas olan tefekkür ise, selim akıl ve selim kalb ile olur. Aklını ve kalbini heva ve heveslerine kaptıranlar kendi vicdanlarının sesini duyamaz, dış dünyada olup biten ibretli hadiseleri düşünüp anlayamazlar. Zira, gerçekleri anlamak için “ulü’l-elbâb” denilen tam akıllılardan, akl-ı selime sahip bulunanlardan olmak lazımdır. Esasen, söz konusu ayette de basiret sahipleri ya da akıl sahipleri denilmemiş, “Bunu lüb sahibi (üstün anlayışlı) olanlardan başkası anlayamaz.” şeklinde “lüb” tabiri kullanılmıştır. Bu ifadeyle selim akla, aklın özüne, latife-i Rabbaniyeye, belki onun daha derin bir buudu olan sır ufkuna veya onun da ötesinde sayılan hafî ve ahfâ latifelerine işaret edilmiştir.

Diğer taraftan, “hizmetin ilkleri”ni muzaaf ya da mük’ab hikmet mertebelerinin kahramanları olarak zikrettikten sonra, bugün iman ve Kur’ân hizmetine gönül veren insanların da, değişik seviyelerde de olsa, hikmete ve çok hayra mazhar oldukları söylenebilir. Evet, günümüzün kendini beşerin ebedî saadetine adamış bahtiyar ruhları da bir ölçüde Hakîm isminin tecellilerine mazhardırlar. Senelerden beri hiç tavır değişikliğine girmeyen ve aktif sabırla daire içindeki yerini hep muhafaza eden gönül erleri de hemen her adımlarını pek çok hikmete mebnî atmaktadırlar. Şahs-ı manevî hakkında böyle düşünmek, hem mü’minin şiarı olan hüsn-ü zannın gereğidir hem de cemaatin yanılmazlığına bağlı bir mülahazadır.

Bu açıdan, şahs-ı manevî hakkında hüsn-ü zan etmek bir esastır ama her ferdin kendi hakkında “Nerede hikmet, nerede ben?” demesi de yine Kur’ân hizmetinin bir düsturu olan “kendini nefy” hakikatine bağlı bir düşüncenin terennümüdür. Evet, insan kendisine sorgulayıcı ve muhasebe ağırlıklı bir nazarla bakmalıdır; en güzel işlerini bile bulandırdığı, pek çok hata ve günaha girdiği endişesini taşımalıdır. Duygu ve düşünce istikametini koruyamadığı için, bazen hak ve hakikatleri anlatırken hiç farkına varmadan kendisini anlatmış, kimi zaman Kur’ân okurken esas kendi canına okumuş ve hatta namaz kılarken kendi cenaze namazını kılmış olabileceğini düşünmeli ve müflis bir insan olarak ötelere gitmekten çok korkmalıdır. İşin içine nefsini ve beklentilerini karıştırdığı için cihad meydanından cehenneme yuvarlanan, Allah yolunda verdiğini iddia ettiği malı “görsünler” ve “desinler” düşüncesiyle boş yere tüketen ve aslında Cenâb-ı Hakk’a yaklaştıran ilmi kibir ve gurur sâikiyle bir uzaklık sebebine çeviren kimselerin çirkin akıbetlerinin bizzat Rasûl-ü Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) Efendimiz tarafından anlatıldığını hep hatırda tutup nefis ve şeytanın tuzaklarına karşı teyakkuzda bulunmalıdır. Bulunmalı ve ortaya konan hizmetlerin hiçbirinde nefsine en ufak bir hisse ayırma duygusuna girmemelidir.

253