İçeriğe geç

hatırlamış ve derinden derine inlemiş; Cennet’ten uzaklaşırken bile oraya dönüş kurallarını elinde sımsıkı tutmuş ve bütün düşme haybeti yaşayan bizler gibi kimselere doğrulup yoluna devam etme örneği olmuştur. Ufkunun karardığı günlerde bile o, Cennet’e, ebedî saadete ve ilâhî cemâli temâşâya namzet olduğu ümidini hiç mi hiç yitirmemiştir; yitirmemiş ve elli türlü devrilme ihtimaline rağmen elinden geldiğince ayakta durmaya çalışmış ve hep Rabbine yürümüştür.

Aslında bu, bütün mü’minlerin de kaderi, macerası, mecburi yolu, tabiî güzergâhı ve Hak’la münasebetleri çerçevesinde hayat hikâyesidir: İnsan, Allah’a inandığı, inanması ölçüsünde O’na saygılı olduğu, nimetlerine karşı şükürle mukabelede bulunduğu takdirde gün gelir başı gökler ötesi âlemlere ulaşır, ruhanîlerle aynı atmosferi paylaşır, istidadı müsaitse gider meleklerle selâmlaşır. “Cennetü’l-Me’vâ” der ilerler ve mevsimi gelince yürür “Sidretü’l-Müntehâ”da ikamet eyler...

* * *

İnsanın Konumu

İnsan, Allah’la münasebetlerinin yanında, Hakk’ın “emanet” dediği mükellefiyetin de biricik emanetçisi konumundadır. Keza, hilafet pâyesi zımnında, mahlukat üzerinde tasarruf ve hükümranlık hakkı da yine niyabeten ona tevdi edilmiştir. Bu itibarla da bütün mazhariyet ve mükellefiyetlerinin yanında ona emin, sadık ve ismet gayreti içinde olma gibi sorumluluklar da yüklenmiştir. O, Allah’a karşı emin, doğru; insanlara karşı güvenli, mutemet; kendisine karşı sorumlu ve afîf; elinin altındaki her şeye ve herkese karşı da merhametli ve güvenilir olmalıdır ki aslında hilafet ruhu da işte bu esaslar üzerinde dönüp durmaktadır; dahası, insanoğlunun diğer canlılardan

89