nağmeler, her bucakta duyulan sihirli şiveler, Yaratan’dan, “Halifem!” dediği zata, onun donanım ve konumunu işaretleyen birer teveccüh ve iltifattır.
Bütün bunları, kendilerine has derinlikleriyle duyup hissedebilenler, aczlerinin çehrelerinde Rabbilerinin sonsuz kudretini okur; fakr u ihtiyaçlarının simalarında O’nun servet ve zenginliğinin eserlerini görür; tefekkür ve şükür arası gelgitler yaşar, sürekli mârifetle soluklanır, bir aşk u şevk çağlayanı gibi gürler; sonra da yürür mihrabına ve Yaratan’ı karşısında iki büklüm olur. Zamanla böyle bir ruh, bir mârifet ve muhabbet tiryakisi hâlini alır; sever O’nu yürekten, saygıyla anar andığı zaman. Gönlünde magmalaşır aşk u iştiyak; dilinde içinden süzülüp gelen her biri bir kor iştiyak neşideleri, lisanında varlığın özünden fışkıran hikmet şiirleri, gözlerinde O’nun sonsuz güzelliğinin değişik dalga boyunda farklı tecellîleri; O’nu söyler her zaman bülbüller gibi şakıyarak; O’nu mırıldanır nazmında, nesrinde, “Bu O’nun hakkı” diyerek ve bir ihsan eri edasıyla O’nu görüyor gibi olmanın mehâfet ve mehâbetiyle oturup kalkmaya durur hayret ve hayranlık duyarak; duymalıdır da zira o bunları görecek, duyacak, seslendirecek kıvamda yaratılmıştır. O, zâhir ve bâtın hâsseleriyle, yaratılanlar arasında bir farklılığın remzi ve bir teveccühün de işareti gibidir.
O, yaratılışından itibaren sayılamayacak kadar iltifatlar görmüş; meleklere mihrap olmuş; isimler ufkunda Müsemmâyı Akdes muhaveresine ermiş, “emanet-i kübrâ”yı yüklenmiş; arzın imarına yürümüş; orada ebediyet düşüncesiyle bir kere daha dirilmiş; ahlâk-ı ilâhî ile tam tahalluk ederek “safiyyullah” unvan-ı celîlini almış; tabiatının gereği olarak bir kere sürçmüşse de iradesinin hakkını vererek hemen doğruluvermiş; emre itaatte inceliği ilk kavrayan olarak, Rabbine karşı o muvakkat muhalefetini her zaman nedamet hisleriyle