mukabil küçük bir çocuğun, melül mahzun, münkesir bir köşede oturduğunu görür. Allah Resûlü yanına varır çocuğun başını sıvazlar, zira yetimin başını okşamak da bir ibadettir. “Evladım, sen niye oynamıyorsun bu çocuklarla?” der. Çocuk, “Yâ Resûlallah! Benim giyecek bir şeyim yok, karnımda da bir şey yok hem açım hem giysim yok çünkü annem babam yok!” deyiverir. Çocuğun babası Uhud’da şehit olmuş, annesi de başka birisiyle evlenince çocuk sahipsiz kalmıştır. Allah Resûlü, kemal-i şefkatle şöyle der: “Senin annen baban yok. İstemez misin Âişe senin annen olsun? İstemez misin Fatıma kardeşin olsun? İstemez misin ben de sana baba olayım?” Cevap bellidir: “İsterim, yâ Resûlallah! İsterim tabi ki.” Allah Resûlü çocuğun elinden tutar, saadet evi, mübarek hücresine getirir, sırtına elbise giydirir, karnını doyurur. Az sonra o münkesir, kalbi kırık, mahzun ve mükedder çocuk sokağa çıkar ve diğerleri gibi oynamaya başlar. Çocuklar, “Nedir senin bu hâlin? Biraz önce hissiz ve sessizdin.” diye sorunca çocuk sevinçle, “Resûl-i Ekrem beni evlatlığa kabul etti.” der. Bu hâdiseyi bize nakleden râvî diyor ki: “Bunu duyan diğer çocuklar son derece hayıflandılar ve ‘Keşke bizim babamız da ölseydi de Resûl-i Ekrem bizleri de evlatlık olarak alsaydı.’ dediler.” Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem) vefat ettiği zaman o çocuğu, bir kenara çekilmiş ağlarken görürler: “İşte ben asıl şimdi yetim kaldım. Annesiz babasız kaldığım zaman sırtımı dayayacağım Resûl-i Ekrem vardı fakat şimdi desteksiz, dayanaksız kaldım.”87 Resûl-i Ekrem’in yokluğu bütün beşer için dayanaksızlık, yoksulluk ve fakirlik demektir.
Dipnotlar
- el-Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr 2/78.