Çocuklar ümitsiz, ihtiyarlar mutsuz ve endişeli, delikanlılar da serkeşti. Kendisini intizar eden ve yutmak üzere ağzını açıp bekleyen kabir karşısında, yaşlı elbette ümitli olamayacaktı. Kendini ölümden çok uzak gören delikanlı, tabi ki serkeşliği bırakamayacaktı. Ve çocuklar... Çabuk müteessir olan, ince kalbli çocuklar çevrelerinden kopup giden kimseler karşısında elbette ağlayacak ve gülmeyi unutacaklardı. Cahiliye devri buydu.Siz bu tabloyu hayalinizde canlandırdıktan sonra bir de şu asrımızın kalbi kırıklarına, heyecanı sönmüşlerine, âhiret adına nasibi kalmamış bedbinlerine bakıverin. Aynı perişanlığı bütün dehşeti ile müşahede edeceksiniz. Üniversite kapılarından lise koridorlarına kadar Mevla’ya inanmayan bir sürü insanın huzursuzluğunu göreceksiniz.
İşte bu üst üste karanlıklar, Saadet Asrı’nda imanın nurlarıyla aydınlanmış, Kur’ânî bir çığır açılmıştı. Yaşlı insan, gönlündeki Kur’ân’la ümitvar olmuş, kendini bekleyen kabri saadet saraylarına açılan bir kapı, şu dâr-ı hizmetten mükafat evine götüren bir koridor olarak müşahede etmişti. Delikanlılar serkeşliği bırakmış, kızların diri diri toprağa gömülmeleri geleneği terk edilmişti. İnsanlar saldırganlıklarından vazgeçmiş, böylece Cahiliye anarşisi sona ermişti. Çünkü insanların ellerinde Kur’ânî ölçüler vardı. O ölçüler, onlara âhiretten,
hesaptan bahsediyordu. ْ وَ مَنْ يَعْمَلط فَمَنْ يَعْمَلْ مِثْقَالَ ذَرَّةٍ خَيْراً يَرَهُ
مِثْقَالَ ذَرَّةٍ شَ رّاً يَرَهُdiyor, zerre kadar hayrı ya da şerri olanın dahi bunların karşılığını göreceğini hatırlatıyordu. Bu vesileyle insanlar bütün hissiyat ve hevesatlarıyla frenleniyordu. Kur’ân, keskin bir kılıç gibi kötü arzuları kökünden kesiyordu. Böylece devrin gencinin vaziyeti değişiyordu. İştiyakla âhireti bekleyen genç, bütün enerjisiyle insanlığa hizmetkâr hâline geliyordu. En küçük hâdiseler karşısında müteessir olan, kaybettiklerine, anne babalarının gidişine ağlayan çocuklar, onların cennete kanatlandıkları inancıyla huzura kavuşuyorlardı. O altın