Bu husustaki ölçüyü bize dinimiz getiriyor. Nasıl ki vücudumuza bakmakla mükellefiz, onu hayatta tutmak için ne gerekiyorsa yapmalıyız; öyle de dünya ve âhiretin yükünü omuzlarında taşıyan ruhumuzun ve kalbimizin de ihtimama ve özene ihtiyacı vardır. Kalbini ve ruhunu ihmal etmiş bir insanın âhirette mesut olması düşünülemez. Lütf-i ilahî olarak cennete girse, oradaki bir kısım nimetlerden faydalansa bile her türlü harika zevkten ve nimetten istifade edemeyecektir. Onun içindir ki kâmil müminler daima varlıklarını dinlerine, vatanlarına sarf etmek suretiyle varlık içinde yokluk çekmişlerdir. En büyük insanlar, dünya nimetlerine tenezzül etmeyen, dünya karşısında iki büklüm olmayan, Allah’a ve âhirete ait şeyleri hiçbir zaman dünya karşısında değiştirmeyen kimselerdir. Önemli olan, iradenin hakkını vermek, nefsin esaretine düşmemek, beşerî hırs ve kaprislerin altında ezilip kalmamaktır. Devrinin en büyük âlimlerinden Süfyân-ı Sevrî, Harun Reşit’in en yakın arkadaşıdır. Arkadaşı hükümdar olduğunda ondan istifade etme ve rahatlıkla ona bazı isteklerini kabul ettirebilme imkânı doğar. Aksine o, hükûmet adamlarıyla, hususiyle de başlarındaki Harun Reşit’le alâkasını keser. Harun Reşit’ten gelen mektuplara elini dahi sürmez. Cevabî bir mektup için ikinci bir kâğıdı dahi kullanmaz, mektubun arkasına yazar. Ve arkadaşı Harun Reşit’i sert bir dille: “Milletin parasıyla aldığın kâğıda mektup yazıyor, onlara zulmediyorsun. Bir de beni zulmüne ortak yapmak istiyorsun. Allah bunu sana sorunca ne cevap vereceksin?” şeklinde tenkit eder.Yine Harun Reşit bir gün Fudayl b. İyaz’ın kapısına gelir. Bu zat, Tebe-i Tâbiin döneminde yaşamış, Ebû Hanife’yle aynı zamanı paylaşmış, mana âleminin yıldızlarındandır. Paraya pula temenna etmeyen, dünya ve içindeki her şeyi ellerinin tersiyle iten, hadis, tefsir, fıkıh gibi dini ilimlerde uzman bir kişidir.