Aslında atın üzerinde duracak hâlde bile değildir. Ama siz düşünün; iplerle atına bağlanmış bu insan, tâ Ceziretü’l-Arap’tan kalkacak, çölü baştan sona, Tihame’yi baştan sona katedecek. Anadolu’yu geçecek. İptidaî vasıtalarla İstanbul surlarının önüne kadar gelecek. İşte o yaşlı adam İslam tarihine geçecek Ebû Eyyûb el-Ensârî’dir.Bu uzun ve yorucu, bu uzun ve öldürücü yol onu tamamen tüketir. Zaten yana yana tahtaya dayanmış bir mum gibidir. Alevi, son çırpınışları içindedir. Surların önüne varıncaya kadar iyice rengi sararmış, benzi solmuş ve bir iki gün içinde de yatağa düşmüştür. Ama gözü hep İstanbul’un surlarındadır, eline bayrağı alıp da onu surlara dikeceği ânı hayal eder. O nasıl bir şeydi ki, Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), o surların önüne giden kumandana “Ne güzel kumandan!”28diyor, âdeta onu alnından öpüyordu. Askerin sırtını sıvazlıyor, onları teşvik edip cesaretlendiriyordu. O da, son bir kere daha alnının öpülmesini, sırtının sıvazlanmasını istemektedir. Bedir’de bulunmuştur ama yine de her meziyete koşmak, her fazileti başına tac gibi giymek arzusundadır.Ordunun kumandanı… Peygamber’in ashâbına saygılı ordunun kumandanı… Peygamber görmemiş, ama ashâbını görmüş ordunun kumandanı, Allah Resûlü’nün sahabisi ve aynı zamanda mihmandarı, İstanbul’un tapusu ve nurlu kandili Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin üzerine eğilir ve, “Ey peygamberin mihmandârı sahabî-i resûl! Ey Medine’ye hicret ettiğinde evi yapılana kadar evinde Peygamber’i ağırlayan yüce insan! Benden son bir arzunuz var mıdır? Son arzunuzu söyleyin de hemen yerine getireyim.” der. Belli ki göç vakti gelmiş gidiyor.
Dipnotlar
- Ahmed İbn Hanbel, el-Müsned 4/335; et-Taberânî, el-Mu’cemü’l-kebîr 2/38; el- Hâkim, el-Müstedrek 4/468.