vayı gerçek manada kavramış bir cemaat varsa o da ashâb-ı kiram (radıyallahu anhum) hazerâtıdır. Onların içinde de yine bir dert olarak mevcudiyetini hissettiren dava budur. Anne-babama âhirete giden yolu göstermek, amcalarıma, yengelerime âhirete giden yolu göstermek, evlatlarıma âhirete giden yolu göstermek, milletime ve bütün insanlara âhirete giden yolu göstermek, onların dünyevî huzurlarını, kalp emniyetlerini, iç huzuru içinde bulunmalarını ve âhiret saraylarından, saadet bağ ve bahçelerinden gerektiği gibi istifade etmelerini temin etmek…On dört asır evvel Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), bu büyük vazifesini idrak etmiş olmanın şuuru içinde yakın uzak herkesin uhrevî saadetine vesile olmaya çalışıyordu. Her durumda kendisini himaye eden amcası Ebû Talip bu sırada ruhunu Allah’a teslim etmek üzereydi. Ebû Talip tam kırk sene dizini ona yastık, sinesini de döşek yaptı. Ebû Talip’in çevresinde bütün insanlığı aydınlatacak bir şem’a yanıyor, etraftan herkes pervaneler gibi o şem’aya pervaz ediyordu. Ne var ki kendisi bu ışıktan istifade edememişti. Öte yandan Efendimiz için, cibillî bir yakınlığın ifadesi olarak sinesini sıcak bir döşek hâline getiriyor, dehrin hâdiselerine karşı elini kolunu kalkan yapıyor; O’na gelip toslayan belalara karşı göğsünü geriyordu. Ne acı hakikattir ki bu kadar iyiliğine rağmen demesi lâzım gelen şeyi diyemediği için ruhunu Allah’a teslim ettikten hemen sonra Resûl-i Ekrem (sallallâhu aleyhi ve sellem), son nefesinde kelime-i şehadet getirmediğini üzülerek ifade edecektir.Himaye fayda etmiyordu. Resûl-i Ekrem’e iyilik yapmıştı ancak bu iyiliklerinin, âhireti adına fayda vermesi için, iman etmesi gerekiyordu. Yaptığı iyiliklerin belki sadece azab-ı ilahiyi hafifletici mahiyette bir faydası olmuştu. Ebû Talip ruhunu Allah’a teslim ederken, Allah Resûlü başında feryat ediyordu: “Amca ne olur bir kerecik ‘Lâ ilâhe