İçeriğe geç

tirecek, insanlığın kaderi üzerinde tesir edebilecek, en güçlü, en muktedir kimselerin hareketleri âdeta boşuna gitmiştir. Bu hareketlerin boşa gitmemesi ancak âhiret sayesinde mümkün olacaktır.

İç ızdırapları, teessürler, telehhüfler ve hüzünler ancak âhiretle mükafata erecek ve kırık gönüller ancak âhirette tamir edilip huzura kavuşacaktır. Resûl-i Ekrem’i (sallallâhu aleyhi ve sellem) düşünün… Beşerin en mümtaz varlığını… İnsanlığın daima kendisiyle iftihar ettiği, iftihar tablosu Fahr-i Kâinat’ı düşünün... Düşünün ki altmış küsur senelik hayatı içinde dünya zevki namına bir şey tatmadı. Düşünün ki Resûl-i Ekrem, Kisra’nın, Hirakliyus’un saraylarının bütün ziynet ve debdebesinin İslam’ın hazinelerine aktığı dönemde dahi eteğini dünyanın tozuna toprağına bulaştırmadı. O âdeta bu dünyaya ıstırap çekmek için geldi. Büyük bir hakikati vaz’ etmek için ızdırap çekti… Aç durdu, susuz durdu, kan ter içinde kaldı, cepheden cepheye koştu. İçindeki büyük hakikati duyurmanın heyecanını yaşadı. Bu yolda sesi soluğu kesildi. Ne elde etti? Bu büyük ıstıraplı insan, insanlığın en büyük çilekeşi ne elde etti acaba? O’nun bütün sa’y ve gayretini ‘hebâen mensûrâ’ (boşuna harcanmış) kabul etmemek, ancak O’nu âhiretin sultanı görmekle mümkün olacaktır.Resûl-i Ekrem’in (sallallâhu aleyhi ve sellem), bazı zamanlar iki gün üst üste karnını doyuracak kadar yemek yemediğini sahabe anlatıyor. Ebû Hureyre bu durumun en yakın şahitlerindendir:“Bir gün Efendimiz’in yanına girdim. Resûl-i Ekrem oturarak namaz kılıyordu. Otururken dahi ıstırap çektiği anlaşılıyordu. Yanına sokuldum. Selamdan sonra, ‘Hasta mısınız yâ Resûlallah?’ dedim. Ancak duyabileceğim bir sesle cevap verdi, ‘el-Cû’ yâ Ebâ Hüreyre (Açlık ey Ebû Hüreyre. Açlık iflahımı kesti, onun için kalkamıyorum.) buyurdu. Ben, gözyaşları-

77