O kudsî dönemlere ait düşünce ve tasavvurlar, ruhlarımıza öyle tohumlar saçmış ve dimağlarımıza öyle kök salmışlardır ki; onların tesirinden azade kalmamız kat’iyen düşünülemeyeceği gibi onları içimizde hissettiğimiz sürece, geçmişimizden kopmamız ve geleceğe bîgane kalmamız da mümkün değildir. Benim gibi, o günün köyünü ve köylüsünü az dahi olsa görüp tanımış olanlar, yıllar ve yıllar sonra, aynı şeyleri sinelerinin derinliklerinde hissedecek ve günümüzün, üzerine toz toprak elenmiş köy ve kasaba şeklindeki “harap elleri, yıkılmış hânümânları, kimsesiz çölleri…” esir ruhları, meflûç iradeleri, aşk u heyecansız gönülleriyle karşılaşıp da, gurbetlerin en acısını, yalnızlığın en hüzünlüsünü vicdanlarında duydukları bir zamanda, bu hicranlı hâlihâzırın yanında, olmayı tahayyül ettikleri ve bu bin bir handikap karşısında kurup ortaya koymayı planladıkları, geleceğin o eskilere denk köy ve kasabalarını, onların kudsî ve mutlu sakinlerini, bu sakinlerin buğu buğu huzur tüten yuvalarını, her gün eşiğine baş koydukları, semalarla bütünleşen mâbedlerini, aşk u şevkle bestelenen ezan ve kâmetlerini, yüreklere haşyet salan dua ve tesbihlerini, arş u ferşi velveleye veren naat ve ilâhilerini tasavvur ve tahayyül edecek; tahayyül ettikçe güç kazanacak ve bir zamanlar bizlerin veya daha önceki nesillerin yıktıkları şeyleri yeniden inşa edeceklerdir.