İkinci Makam
O hadiselere sebep olanlar ve fesadı çevirenler birkaç Yahudi’den ibaret değildi ki, onları keşfetmekle bozgunculuğun önü alınsın. Çünkü pek çok farklı milletin İslamiyet’e girmesiyle zıt ve muhalif cereyanlar ve fikirler birbirine karışmıştı. Bilhassa bazılarının millî gururu, Hazreti Ömer’in (radiyallâhu anh) darbeleriyle dehşetli yaralandığından, tabiatları gereği intikam için fırsat bekliyorlardı. Çünkü onların hem eski dini hükümsüz kalmış, hem de şeref kaynakları olan eski devletleri ve saltanatları yıkılmıştı. İntikamlarını, bilerek veya bilmeyerek, İslam’ın hâkimiyetinden almaya hisleriyle taraftar bir tavır almışlardı. Onun için, “Bir kısım Yahudiler gibi zeki ve hilekâr münafıklar, toplumun o durumundan istifade ettiler.” denilmiştir. Demek, o hadiselerin önünü almak, o zamanki toplum hayatını ve farklı fikirleri ıslah etmekle mümkün olabilirdi; bir iki bozguncunun keşfedilmesiyle değil.
Eğer denilse ki: Hazreti Ömer’in (radiyallâhu anh) minberde, bir aylık mesafede bulunan Sâriye adlı komutanına يَا سَارِيَةُ! اَلْجَبَلَ اَلْجَبَلَ deyip sesini ona işittirerek ordunun sevkiyle zafere vesile olan kerametli kumandası ne kadar keskin nazarlı olduğunu gösterdiği halde, neden yanındaki kâtili, Feyrûz’u o keskin velâyet nazarıyla göremedi?
Cevap: Buna Hazreti Yakub’un (aleyhisselam) sözüyle cevap veririz. Hazreti Yakub’a sorulmuş: “Yusuf’un Mısır’dan gelen gömleğinin kokusunu duydun da niçin yakınında bulunan Ken’an Kuyusu’ndayken onu göremedin?”
Cevap olarak demiş ki: “Bizim halimiz şimşekler gibidir; bazen
Dipnotlar
- “Ey Sâriye! Dağa sığın, dağa sığın.” (Bkz. et-Taberî, Târîhu’l-Ümem ve’l-Mülûk 2/553; İbni Kesîr, el-Bidâye 7/130; İbni Adiyy, el-Kâmil 2/441-442; el-Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ 2/380)
- Haşiye: زِمِصْرَشْ بُوِي پِيرَاهَنْ شِنِيدِي چِرَادَرْ چَاهِ كَنْعَانَشْ نَدِيدِي بَگُفْتْ: أَحْوَالِ مَا بَرْقِ جِهَانَسْتْ دَمِي پَيْدَاوُ دِيگَرْدَمْ نِهَانَسْتْ
- گَهِي بَرْ پُشْتِ پَايِ خُودْ نَبِينَمْ گَهِي بَرْطَارُمِ أَعْلَى نِشِينَمْ
- Sa’di Şirâzî’nin Gülistan’ından bir şiirdir, mânâsı metinde verilmiştir. (Bkz. Sa’di Şirâzî, Külliyat-ı Sa’dî s. 72).