İçeriğe geç

Birincisi

Vahdet-i vücudun esası, Cenâb-ı Hak adına kâinatı âdeta inkâr etmek iken, avam tabakanın, gafil halkın, bilhassa maddecilik fikriyle iç içe geçmiş düşüncelerine karıştıkça, kâinat ve maddecilik hesabına ulûhiyeti inkâr yoluna sapar.

İkincisi

Vahdet-i vücud meşrebi, Allah’tan başka her şeyin rubûbiyetini o derece şiddetle reddeder ki, O’nun dışındaki her şeyi inkâr ile ikiliği ortadan kaldırır. Bunun esası, değil sadece nefs-i emmarelerin, belki hiçbir şeyin bağımsız varlığını görmemek iken, bu zamanda tabiat fikrinin istilâsıyla, gurur ve benliğin şişirmesiyle, ahireti ve Yaratıcıyı bir derece unutmaları sebebiyle bazı nefs-i emmareler küçük birer firavun haline gelmiştir. Âdeta nefsini ilah saymak meylinde bulunan insanlara vahdet-i vücudu telkin etmek, nefs-i emmareyi –Allah korusun!– öyle şımartır ki, ele avuca gelmez.

Üçüncüsü

Değişmekten, başkalaşmaktan, bölünmekten ve mekândan münezzeh, mukaddes, arınmış ve yüce Zât-ı Zülcelâl’in varlığının vücûbiyetine, mukaddesliğine ve kusurlardan uzaklığına uygun düşmeyen tasavvurlara ve bâtıl telkinlere yol açar.

Evet, vahdet-i vücuddan bahseden, fikren seradan Süreyya’ya çıkarak kâinatı arkasında bırakıp gözünü Arş-ı Âlâ’ya dikerse, kendinden geçercesine kâinatı yok sayıp her şeyi doğrudan doğruya iman kuvvetiyle Vahid ve Ehad Yaratıcıdan bilebilir. Yoksa kâinata arkasında durup bakanın, önünde sebepleri görenin ve yeryüzünden Arş’a öyle nazar edenin, elbette sebeplerin içinde boğulup tabiat bataklığına düşme ihtimali var. Fikren Arş’a çıkan, Celâleddin-i Rumî gibi şöyle diyebilir: “Kulağını aç! Herkesten işittiğin sözleri, fıtrî fonograflar gibi Cenâb-ı Hak’tan işitebilirsin.” Ama Mevlâna Celâleddin kadar yükseğe çıkamayan ve yerden Arş’a kadar varlıkları ayna şeklinde göremeyen bir insana, “Kulak ver, herkesten Allah kelâmını işitirsin!” dersen, o insan mânen Arş’tan zemine düşer gibi hakikate zıt bâtıl düşüncelere yuvarlanır!..

374