İçeriğe geç

şerlerden ve fenalıklardan gelen itiraz ve tenkit Hâlık-ı Zülcelâl’e yönelmesin diye Rabbanî hikmet, şeytanın varlığını gerektirmiştir.

Dördüncüsü: İnsan küçük bir âlem olduğu gibi, âlem de büyük bir insandır. Şu küçük insan, o büyük misalinin fihristi ve özüdür. İnsanda bulunan numunelerin büyük asılları, bir nevi en büyük insan hükmündeki şu koca âlemde zorunlu olarak bulunacaktır. Mesela, nasıl ki insanda hafızanın varlığı, âlemde Levh-i Mahfuz’un varlığına açık bir delildir. Aynen öyle de, kalbin bir köşesinde lümme-i şeytâniye denilen, vesvese ve kuruntu veren bir duyunun telkinleriyle konuşan şeytanî lisan ve bozulmuş haldeki vehim duygusu küçük birer şeytan hükmüne geçer. Onların, sahiplerinin iradesine ve arzusuna zıt hareket ettiklerini herkesin kendi nefsinde hisleri ve sezgileriyle anlaması, âlemdeki büyük şeytanların varlığına kesin bir delildir. O lümme-i şeytâniye ve vehim duygusu, bir kulak ve dil gibi olduklarından, dışarıdan onlara üfleyen ve onları konuşturan şerli bir varlığı hissettirirler.

On Birinci İşaret

Dalâlet yolundakilerin işledikleri şerlerden dolayı kâinatın öfkelendiğini, toprak, hava, ateş, su gibi unsurların hiddetlendiğini ve bütün varlıkların kızdığını Kur’an-ı Hakîm mucizevî bir şekilde bildiriyor. Yani Nuh kavminin yaşadığı tufanda göklerin ve yerin hücumunu, Semûd ve Âd kavimlerinin inkârlarından dolayı havanın hiddetini, Firavun kavmine karşı suyun ve denizin taşmasını, Karun’a toprağın öfkesini, kâfirlere karşı ahirette تَكَادُ تَمَيَّزُ مِنَ الْغَيْظِ sırrıyla cehennemin gayzından âdeta kudurmasını ve başka varlıkların küfür ve dalâlet ehline karşı hiddetini göstererek gayet müthiş ve mucizevî bir şekilde sapkınlık ve isyan yolundakileri ihtar ediyor.

130