Cuma Hutbesi – Medeniyet veya Mefhum Karmaşası

Cuma Hutbesi – Medeniyet veya Mefhum Karmaşası
Mp3 indir

Mp4 indir

HD indir

Share

Paylaş

Share

Paylaş

Eskilerce medeniyet; köy, kasaba, şehir, nerede olursa olsun, insanî duygu ve düşünce etrafında toplanmış ruhların, insan olmalarını idrak şuuruyla bir arada yaşamaları şeklinde tarif edilirdi. Mahiyet itibarıyla medenileşmeye müsait olarak yaratılan insanoğlu, varlığa erdiği günden bu yana, bir ölçüde hep medenî olabilmiş ise de, onun gerçek mânâda medenileşmesi, duygu, düşünce, his ve irade gücüyle kendini gösterdiği anlara rastlar. Vâkıa onu, sanayideki baş döndürücü muvaffakiyetleri; teknik ve teknolojik sahalardaki yenilikleri; trenleri, transatlantikleri, tayyare ve feza gemileri; büyük şehir, geniş cadde ve yüksek binaları; barajları, dev platformları, rafinerileri ve nükleer santralleriyle medenî görmek isteyenler de olacaktır; ama, bu hususlar, insanın insanî duygu ve düşüncesiyle bütünleştiği ölçüde, onun müreffeh yaşamasına birer vasıta olsalar bile kat’iyen medeniyet esasları sayılamazlar.

Evet, geniş imkân ve modern vasıtalarla hayatın çehresi değişebilir, yaşama modernize edilmiş sayılabilir; ancak, bütün bunlarla insanın medenîleştiği söylenemez. Medeniyet, insan istidat ve kabiliyetlerinin gelişmesine müsait bir iklim ve atmosfer; medenî insan da, o vasatta, duygu ve düşüncesi itibarıyla inkişaf edip gelişen ve geliştirdiği yüksek duygularıyla toplumun emrine giren insandır.

Bu itibarladır ki, o, ruhî ve zihnî bir vak’a olarak, zenginlik, lüks, saray ve apartman gibi cismanî refah unsurlarında, istihsal ve istihlak gibi bedenî duygu gayyalarında aranmamalı; belki, görüş tarzı, düşünce sistemi gibi zihnî vak’alarda aranmalıdır.

Dünden bugüne bir kısım kimseler, medeniyeti, refaha hizmet eden vasıtaların bolluk ve modernleştirilmesinde aramış ve medenileşme adına kitlelere hep bu noktayı göstermişlerdir. Zayi edilen bunca zaman ve arkada bırakılan koskoca bir “ömr-ü heder”den sonra olsun, o, ruhta, ruhun tekâmülünde ve insanın kendini yenilemesinde aranmalı değil miydi? Sözün özü, medeniyet, alınıp başa geçirilecek bir urba olmadığı idrak edilerek, zaman-şartlar-insan üçlüsü içinde ele alınıp aheste aheste, şartlar kollanarak ve insanın gelişmesi için gerekli olan zaman hesaba katılarak, aklî ve mantıkî bir çizgide idealize edilmeli ve yığınlar aldatılmamalıydı..!

Medeniyet başka, modernleşme başkadır. Birincisinde insan, görüşleri, düşünce tarzı, insanî yanlarıyla; ikincisinde ise, bedenî hazları, yaşama vasıta ve imkânlarıyla değişip yenilenmektedir.

Ne var ki, mefhum kargaşasıyla yanıltılmış nesiller; isim ve mefhumlar yanlış kullanıla kullanıla, önce ifade ve düşünce tarzında aldatılmış, sonra da çarpık ve bozuk düşüncelerin zihinlere yerleştirilmesiyle din, dil, millî felsefe, ahlâk ve kültürde saptırılmış ve dejenere edilmişlerdir. Teknik imkân ve modern vasıtalara sahip olan bir kısım milletler, daha doğrusu her millet içinde yarı “aydın” (!) çevreler, kendilerini medenî ve karşı tarafı da bedevî görerek medeniyet ve kültür adına tarihin affedemeyeceği en büyük günahı işlemişlerdir…

Aslında medeniyet ayrı, hayat standartlarının yükseltilmesi veya modernize edilmesi ayrı şeyler olduğu gibi, tahsilli olmakla “aydın” olmak da birbirinden tamamen farklı şeylerdir. Ciddî bir tahsil görmediği halde aydınlıkta yaşayan çok münevverler bulunabileceği gibi, bedeviyeti sırtından atamamış dar görüşlü, dar düşünceli okumuşların sayısı da az değildir.

Mefhum kargaşası, bazen çok uzun süre nesilleri aldatabilir. Yıllarca akların kara, karaların ak kabul edildiği; zulmün, başına adalet tacını giydiği, adaletin zulme unvan olduğu; zift ruhların aydınlık havarisi kesildiği, gerçek münevverin kapı kapı kovulduğu; ve bu yengeççe yürümenin farkına varılamadığı ülke sayısı oldukça çoktur.

Bir toplumun aydınlığa kavuşup düşünce, tasavvur, kanaat ve ifadede kargaşadan kurtulabilmesi, hakikî mânâsıyla münevver bir kadroya sahip olmasına bağlıdır. Münevverlik, tahsilli olmakla karıştırılmamalıdır. Bir cemiyette, çeşitli ilim dallarında ihtisas yapmış insanlar, sanat ve maharet erbabı bulunabilir; ne var ki, o cemiyetin aydınlığa çıkması; fizik, kimya, matematik, hendese tahsili görmüş insanlardan daha çok, yaşadığı devri idrak içinde, kalb ve ruhun hayat ufkuna ulaşmış, irade ve zihniyle varlığa ermiş gerçek münevver ve güçlü iradelerle kabildir.. ötelerden gelen esintilerle, ruhlarına mayaladıkları hakikatleri hallaç edip gönüllerinde hiç sönmez birer ışık kaynağı meydana getiren, sonra da durmadan çevrelerine mesajlar göndererek yepyeni bir topluma giden yolları açan ve aydınlatan, millî kültüre yeni buudlar kazandıran gerçek münevver ve güçlü iradelerle… Medeniyet ve toplum bunların eseri; bunlar da doğru düşünce, doğru inanç ve millî kültürün eseridirler.

Her yeni medeniyet, yepyeni bir aşk, yepyeni bir iman hamlesiyle ortaya çıkar. Bu aşk ve imanın olmadığı yerde medeniyetten de eser yoktur. Bir de bu iman ve heyecanın bulunmadığı bir toplumda, istidatların gelişmesine engel despotça müdahaleler varsa, böyle bir iklimde, çeşitli ilim dalları sayesinde semalar aşılsa bile, medeniyetin var olduğu ufka ulaşılamaz ve orada medeniyetten söz edilemez. Hatta böyle bir vasatta, her nasılsa ortaya konmuş bir kısım medeniyet ürünleri dahi er-geç bozulup gitmeye ve çürüyüp yok olmaya mahkûmdurlar.

Evet, bir cemiyette yığınlar inançsız, aşksız, mesuliyetsizse; kim olduklarını, nerede ve niçin yaşadıklarını bilmiyorlar ise; bir baştan bir başa bütün müesseseleriyle değişse, hayat standartları fevkalâde yükseltilse, herkes giyiminde kuşamında değişip modernleşse de, o cemiyetin medenileştiği söylenemez. Zira, defaatle ifade edildiği gibi, medeniyet, zihnî ve ruhî bir vak’adır; onun ilim-teknik, giyim-kuşam, mobilya-lüks eşya, araba ve villalar ile kat’iyen alâkası yoktur.

Eğer medeniyetin bunlarla alâkası olsaydı; o zaman bir insanı birkaç ayda, bir toplumu da birkaç senede medenileştirmemiz kabil olacaktı. Heyhât!.. Bunca modernizasyondan sonra irfan hayatımız adına bir adım ilerleyemeyişimiz, taklitle medeniyet olamayacağının en açık ve en acı delili olmuştur.

Ne gariptir ki, bir kısım “geri kalmış ülkeler” entelijansiyası, bütün bu “olmazlar” “olur” gibi göstererek geniş halk kitlelerini aldatmış ve bir kısım modernizasyon hareketlerini medeniyet hamlesi gibi göstermeye çalışmışlardır. Aslında, günümüzde müstemlekeci düşünce artıklarınca medenileşme hamlesi olarak gösterilen bütün bu oldu bittiler, çok önceleri batılı dostlarımız (!) tarafından, bizim için medeniyete giden yolları tıkamak ve gerçek medeniyet esaslarını işlemez hâle getirmek maksadıyla ortaya atılmış; din, dil, düşünce tarzı darbelenerek, bunların yerine nesepsiz bir zihniyet ve anlayış ikame edilmek istenmişti. Onların bu mevzuda, bizzat muvaffak olup olmadıklarının münakaşası bir yana, dışlaşan içtekiler, onların arzu edip de yapamadıkları her şeyi –hem de millî reaksiyonlara sebebiyet vermeyecek şekilde– o kadar mükemmel yaptılar ki, yüz haçlı ordusuyla bu mükemmeliyette yapılamazdı!..

Ne var ki, son birkaç sene içinde, milletin millî ruh etrafında kümelenmesi ve kendi medeniyetini tesis istikametinde son bir-iki asrın en çaplı ve çalımlı hareketini ortaya koyması, batı ile beraber bizdeki müstağriplerin de plan ve düşüncelerini altüst etmiştir. Bundan öte, omuzunda geleceği bayraklaştıracak nesillere, güçlü bir inanç, bitmeyen bir azim, ters yüz edilmeyen bir iradeyle bu işi devam ettirip kendi medeniyetlerini korumak kalıyor.

***

Not: Bu hafta mescidimizde okunan Cuma Hutbesi, Muhterem Hocamızın Sızıntı Dergisi Ağustos 1985 sayısı için kaleme aldığı makaledir.