Bize düşen şey de, insanları bu istikamette hazırlamaktır. Ben hâlihazırda Türkiye’de ve dünyanın değişik yerlerinde hizmet eden kimselerin en büyük avantajı olarak milletimize olan güveni görüyorum. Asırlar boyu geçmişinde de hep böyle olmuştur ve böyle kalacağını ümit ediyorum. Dünyanın muhtelif yerlerinde makama, mansıba, menfaate bağlı hareketlerin sürdürüldüğü bir dönemde, mü’min kardeşlerine karşı, tâbiiyyeti metbûiyyete tercih ederek onlara: “Mademki ehl-i haksınız, varın siz yürüyün!” diyecek ve kat’iyen rekabete, sürtüşmeye girmeyeceklerdir. Bu durum bütün Müslümanlar adına bana çok önemli geliyor ve önemsenmelidir de. Bunlar benim genel mülâhazalarım. Bu mülâhazalar mutlaka korunmalıdır. Bu mülâhazaları değiştirmek bana göre orucu bozmak kadar büyük bir cinayettir. Vefatımız bizim iftar zamanımızdır. İftar zamanımızı idrak edeceğimiz âna kadar Allah, kulluğumuz adına bize bu mülâhazaları bozdurmasın!
Arkadan gelenler va’de vefada o kadar sadık olabilirler mi? Ahd ü peymâna bu denli sadık kalabilirler mi? Onu da bilemeyeceğim. Allah Resûlü bir yerde “Hz. Mesih gibi derim.” dediği gibi ben de öyle diyeyim: “Hep söylemeye çalıştım. Aman dünyaya meyletmeyin.. bu türlü şeylerden dolayı birbirinize düşmeyin.. mü’minlerin aleyhinde olmayın.. onları karalamaya kalkmayın… Ne bileyim Allah’ım! O günleri bize gösterme ve o günlere kadar bizi yaşatma.. ama biz çekip gittikten sonra, çıkarlar, menfaatler Müslümanların safvetini bozacak, makam sevdası, mansıp düşüncesi Kur’ân hadimlerinin duruluğunu, sadeliğini bulandıracak ise, Sen onların da Rabbisin, onlar da Senin kulların. İster affeder, istersen azap edersin…” Gerçi haddimi aşarak bir mülâhazaya temasta bulundum ama, her zaman gelecek adına aşamayıp takıldığım oldukça ciddî endişelerim var.