İçeriğe geç

Mekke’de fakir bir çoban olan Abdullah İbn Mesud (radıyallâhu anh), İslâm’la şereflendiği andan itibaren hayatının sonuna kadar Efendimiz’in yanından hiç ayrılmamıştır. O kadar ki bazı kimseler onu, Allah Resûlü’nün (sallallâhu aleyhi ve sellem) aile fertlerinden biri sanırlardı.

Yine bu mektebin talebelerinden birisi de Hz. Selmân’dır. Nebiler Serveri onun için “Selmân ehl-i beytimdendir.”7 iltifatında bulunmuştu. Hâlbuki Hz. Selmân’ın Acem veya Türk olduğuna dair rivayetler var..

Evet Efendimiz, o semavî mektebinin çerçevesini olabildiğine geniş tutmuştu. İbtida ile intihâyı cem etmiş bu yüce Nebi, talebeleriyle yaptığı derslerde öylesine bir malzeme kullanırdı ki, en aşağı seviyedeki çırağı ile –o çıraklara ruhumuz feda olsun– Hz. Cibrîl o dersten aynı şekilde istifade ederdi. Evet bu derslerden herkes kendi seviyesine göre yararlanır ve o gül hüzmelerinden peteğine bir şeyler koymasını bilirdi. Dersler o kadar anlaşılır ve derin idi ki, Cibrîl bile bazen o huzurun sadık talebelerinden biri olarak oturup Efendimiz’in sohbetini dinlerdi. Yine Mikâil, bazen sözden çok iyi anlayan Hz. Ebû Bekir (radıyallâhu anh) ile O’nun (sallallâhu aleyhi ve sellem) sohbetinde bulunurdu. Hatta bir gün sohbet öylesine derinleşip buudlaşmıştı ki, Hz. Ebû Bekir kendinden geçerek hayret ve hayranlık içinde, bakışlarını Efendimiz’e çevirerek, “Sizi böyle kim edeplendirdi?” demişti. Efendimiz de herhangi bir tekellüfe girmeden bu soruya “Benim muallimim Allah’tır. Bana öğretilen şeyleri de O öğretti.”8 cevabını vermiştir.

Sâniyen Efendimiz tebliğ vazifesinde kendisi için gerekli olan vasıflarla tam muttasıf olarak gönderilmiştir. Evet Allah (celle celâluhu) O’nu, bu yüce vazifesinde fetanet, ismet, emanet ve sıdkla serfirâz kılmıştır.

3