mısralarında ifade ettiği gibi “keremkân” bir sultandır. Bu mısralar, hem o Keremkân Sultan; hem de Zât-ı Ecell-i A’lâ hakkında kullanılabilir ve iki ihtimal de câizdir. Zira birinden dolaylı yoldan çok istifade etmiş, çok ikrama mazhar olmuşuzdur. Eğer asla göre ikinci sayılan ve o aslı da bize tanıtmada üzerimizde çok hakkı bulunan İnsanlığın İftihar Tablosu olmasaydı, bizim, ne mahiyetimizi, ne kâinatı, ne cennete giden yolu ve hatta ne de cennetin içindekileri bilmemiz mümkündü. O Muallim-i Ekmel ve Ekber’dir ki, varlığın çehresine çaldığı ışıkla kâinatı, okunan bir kitap; hayatı da, cennete doğru uzanan bir köprü haline getirdi. Böylece bizleri karanlıklar içinde ümitsiz dolaşmaktan kurtararak, Allah’a imanla itminana ulaştırmış ve rıza yoluna hidayete vesile olmuştur. Ama o, öyle büyük bir vesiledir ki, biz o vesileyi çok defa gayenin yanında zikreder ve O’nun, bizim için “gaye ölçüsünde bir vesile” olduğunu ikrarda bulunuruz.
Evet, biz şirkten uzağız; şirk de bizden uzaktır. O (sallallâhu aleyhi ve sellem), bizi Allah’a ulaştırmak için sadece bir vesiledir; fakat gaye ölçüsünde bir vesile! Zaten bizzat Cenâb-ı Hak da tevhid ifadesi olan “Lâ ilâhe illâllah, Muhammedün resûlullah” ifadesinde O’nun adını kendi adıyla yan yana zikredip ve bunu imanın esası sayarak böyle demeyenin kurtulamayacağını beyan buyurmuyor mu? Evet, Sa’dî’nin de dediği gibi; “Muhammedun Resûlullah demeden râh-ı selâmet muhaldir.”10 Yani Allah Resûlü’ne uğramayan yollar tıkanık yollardır. Bir başka yoldan giden insanın saadete ulaşması mümkün değildir.
Dipnotlar
- 10 Bediüzzaman, Mektubat s.378 (Yirmi Altıncı Mektup, Dördüncü Mebhas, Beşinci Mesele).