Öyle zannediyorum ki, yaptıkları hizmetlerde maddî ve dünyevî şeyleri hedefleyenler ve onları gaye-i maksat hâline getirenler, Allah’ın teyidini kaybediyorlar. Hatta bu uğurda, hayatlarını, mal varlıklarını vs. ölesiye feda etseler de yine kaybediyorlar ve kaybedecekler. Zira gaye-i hayal sadece ve sadece Allah olmalıdır. Hedefte, sadece O ve O’nun rızası bulunmalıdır. Böyle olunca Allah, onları hedeflerine ulaştırır, hizlan ve hüsrana da mahkûm etmez.
4. Dünyaya ait şeylerin pek çok talibi bulunur. Böyle çok talibi bulunan meselelerde, gücü kuvveti elinde bulunduranlar, onu elde etmek veya ellerinde ise kaçırmamak için baskı metodunu uygulayarak sık sık kuvvete başvururlar. Onların kendi hesaplarına böyle davranması da gayet normaldir. Zira ehl-i dünyanın ahireti yoktur. Sadece dünyası vardır. Dolayısıyla da ne kendileri ne çocukları ve ne de torunları adına dünyalarını, dünyalıklarını kaybetmek isterler.
Görüldüğü gibi bir noktada tûl-i emelin buudlarından biri olarak sayabileceğimiz bu hususta, iki taraf da aynı hedefe göz dikince, kuvvetli olanlar galip geliyor. Cezayir hâdiseleri bu açıdan değerlendirilebilir. Arkadaşlarımız şahittir, “Cezayir’de Müslümanlar demokratik yollarla iktidara yürüyor, birinci basamak seçimleri kazandılar vs.” dediklerinde, ben “Hayır, yanılıyorsunuz, ihtilal yaparak bu işi engellerler.” dedim. Hatta Amerika’da bulunurken Cezayir hâdiseleri münasebetiyle, bizde zirveleri tutan birisine orada soruldu: “Türkiye’de aynı şeyler cereyan etseydi ne olurdu?” Cevaben: “Oradakinden bin beter olurdu.” dedi.1
Netice itibarıyla, reaksiyoner çıkışlar yerine, Allah’ın rızası hedef alınarak tebliğ ve irşad yapılmalı, yaşanılan şeyler anlatılmalıdır.
Dipnotlar
- 1 1992 yılında.