2. Bu milletin bugünü ve yarını adına ne yapılırsa yapılsın, tahrip hesabına olmamalıdır ve ne olursa olsun, bu ülkenin birlik ve dirliğine zarar vermemelidir. Yani “yapalım” derken, nesiller boyu tamir edilemeyecek “yıkma”ların içine girilmemelidir. Aksi takdirde, hem maksadımızın aksiyle tokat yer hem gelecek nesillerin lanet ve nefretine uğrar hem de ukbâ adına çok şeyleri kaybedebiliriz.
3. İnanan insanlar, kendi inanç dünyalarının enginliğinde bir hayat sürmeyi isteyebilirler. Fakat unutulmamalıdır ki, böyle bir duygu asla maksad-ı aslî veya gaye-i hayal olamaz. Allah Resûlü (sallallâhu aleyhi ve sellem), Mekke döneminde mesajlarını halka sunarken, bu konu etrafında bir tek kelime söylememiştir. Tam aksine, iman ve imanî hakikatler çevresinde âyet-i kerimeler inmiş ve hadis-i şerifler de hep bu mevzu etrafında vârid olmuştur. Ayrıca 5-10 yıl sonra Müslümanlığı cihana duyuracak olan o alperenler, herhangi bir beklenti içinde olmamışlardır. Onlar, çok ağır şartlar altında mücadelelerini gerçekleştirirken, niyetlerini bulandıracak mülâhazalar içine hiç mi hiç girmemişlerdir.
O hâlde, her şeylerinde onları örnek alma azim ve niyetinde bulunan günümüz karasevdalıları, bu türlü kendilerini ilgilendirmeyen gereksiz mülâhazalarla, kendi düşünce safvetlerini bulandırmamalı, imana ve Kur’ân’a hizmet etrafında himmetlerini yoğunlaştırmalı, her şeylerini Allah’ın rızasını kazanma etrafında bir dantela gibi işlemelidirler. Kaldı ki, zaten aksi düşünce, –hâşâ– Allah ile pazarlık mânâsına gelmektedir. Yani “Ben bu şekilde çalışırsam, yaşayacağım hayat da böyle böyle olur ve olmalı…” gibi, kulluk anlayışına olabildiğince ters, yakışıksız şeyler içine girilir. Ve tabiî ki, bir kere böyle bir fasit daireye giren insanın da artık ondan kurtulması çok zordur.