Bu işin bizi aşan yanı ise şudur: Mesajımızı insanlara kabul ettirme, bizim takat ve gücümüzün üstünde bir meseledir ve ayrıca bu husus bizim işimiz de değildir. Kabul ettirecek Allah olduğu gibi, kabul ettirmeme de O’na aittir. Evet, işin bu yanının, hiç mi hiç düşünülmemesinin yanında, sözlerimiz kabul gördüğünde de, bunu hiçbir zaman zekâmızdan, bilgimizden, kabiliyetimizden, kısaca kendimizden bilmemeli ve her şeyi tamamen Allah’ın lütfu saymalıyız. Aksine, hüsnükabul görmediğimizde de, kendimizi sigaya çekmeli, duygularımızı, niyetlerimizi, ibadetlerimizi yoklamalı; sürekli muhasebe ve murâkabede bulunmalı; tabiî asla ye’se de düşmemeliyiz. Nice dev kametler ve mantık-muhâkeme insanları gelmiştir ki, birkaç insandan başka takip edenleri olmamıştır. Yine, nice ilham ve vâridât insanları gelip geçmiştir ki, arkalarından bir iki kişi ya gitmiş ya da gitmemiştir; zira iman, kulun kalbinde Allah’ın yaktığı bir ışıktır ve bunu yakmak da sadece ve sadece O’na aittir.. evet, onu ancak O yakar.
Ayrıca mebde itibarıyla bu hizmet, tamamen Allah Resûlü’ne aittir. Mânâ açısından ele alınınca da, 20. asırda Efendimiz’in izdüşümü olarak, kuvve-i kudsiye sahibi bir zat zuhur etmiş ve bu misyonu o yüklenmiştir. “Kitap”, “Sünnet” diyen ve “hikmet”e râm olan bu zat, Hakikat-i Ahmediye’yi (sallallâhu aleyhi ve sellem) temsil yolunda hayatını aslına göre düzenlemiş, sonra da Allah’ın inayetiyle o yolda yürümüş ve neticede hiçbir şeyi de kendinden bilmemiştir. Hatta, nefsini sürekli ırgalamış, “Allah, bu dini bir abd-i fâcirle de aziz eder; sen kendini işte bu fâcir kul bilmelisin!”3 şeklinde nefsine hitap etmiş.. ve “Sen mazhar da değil, ancak memerr olabilirsin!”4 diyerek, sürekli muhasebe ve murâkabe içinde yaşamıştır.
Dipnotlar
- 3 Bediüzzaman, Sözler s.515 (Yirmi Altıncı Söz, Hatime).
- 4 Bediüzzaman, Sözler s.244 (On Sekizinci Söz, Birinci Makam, Birinci Nota).