Evet, İslâm herkese bağrını açan ilâhî bir sistemdir. Herkesi meşrebi, mezakı, mezhebi, his, duygu vs. özellikleri ile kabullenen bir sistem. Onu, sertleştiren, sert gösteren bizleriz. Dar bir çerçeve içine sıkıştıran, büzen, küçülten ve başkalarına hayat hakkı tanımayan bir din olarak algılanmasına sebep olan bizleriz. İşte bu katı anlayış ve bu dar düşünceden kaynaklanan davranışlarımız, öteden beri İslâm’ın bütün enginliği ile anlaşılmasına engel teşkil etmiş ve başkalarını çeşitli endişelere sevk etmiştir.
Yakın tarihimiz bunun farklı örnekleriyle doludur. Ve bize karşı duyulan endişelerin büyük bir bölümü de bu düşünceden kaynaklanmaktadır. Bu itibarla da, bir bardak suda fırtınaların koparıldığı, dahilî ve haricî düşmanların birleşip inananları yokluğa, hiçliğe mahkûm etmek istedikleri bir dönemde yeniden böyle bir şeye sebebiyet vermeye hiç mi hiç hakkımız yok. Onun için Bediüzzaman’ın bu düşüncesinin pratiğe aktarılmasına her zamankinden daha çok muhtacız.
Aynı çerçeve içinde mütalâa edilebilecek cebr-i lütfînin bir diğer buudu ise, Hasanî ruh ve düşüncenin temsilidir. Evet, yakın bir gelecekte bir kısım çıkar ve menfaatlerin paylaşılması aşamasında, Hasanî ruh ve anlayışı temsil eden hasbî, diğergam ve fedakâr bir kısım ruhların müstağni davranmasıyla pek çok fitne önlenebilecektir. Başkalarının kapışmak için mücadeleye gireceği öyle bir ortamda onlar, bunların hepsini ellerinin tersiyle itecek ve “Bize lâzım değil!” diyerek ömürlerinin geri kalanını bir mağarada geçirmesini bileceklerdir.