“ Bir gelişle ki; ne mübarek, ne garip âlem bu!.. Hava boydan boya binlerce hayalle dolu. Kimi gökten, kimi yerden uçuşup her kapıya, Giriyor birbiri ardınca ilâhî yapıya.” (Y. Kemal)Burası iç yüzü ve mânâya açık aksesuarıyla o kadar rengin, o kadar olgun ve o kadar geniştir ki o âna kadar gördüğümüz kısımlar ona nispeten âdeta mütevazi bir selâmlık gibi kalır. Mâbedin bu iç kısmı koca külliyenin en güzel, en ferah, en gönül alıcı ve hülyâlarımızı coşturan sihirli bölümüdür. Burada, o âna kadar ruh ve mânâ adına gönüllerimize sinmiş ne büyülü şeyler duyar ve hissederiz. Sadece biz değil, orada bizim içeriye girmemizi bekliyormuşçasına çöküp yanlarına oturduğumuz, bizi sımsıcak tebessümlerle selâmlayan, kalblerinin iyiliği çehrelerine aksetmiş ve hislerini yüzlerinde okuduğumuz bütün inanmış gönüller zengini-fakiri, yaşlısıgenci, âmiri-memuru, âlimi-ümmîsi, makam sahibi-düz insanı, yerlisi ve yabancısıyla; –tabiî kimi, deryadaki mâhinin deryayı hissetmesi nispetinde; kimisi de dalgıçların derinlikleri sezişi ölçüsünde– hemen herkes farklı bir temâşâ zevkine erer. Allah’tan başkasına gönül vermemiş ve gözlerinin içine başka hayal girmemiş bu iman ve itminan insanları, gönüllerde birikmiş sevgiyi sarf edecek sine arar, mâbedin her yanında muhabbet ve alâka esintileri uyarır sonra da Hak mihmandarlığına ulaşmış bu tali’li ruhlar ve gönülleri “gıll u gış” adına her şeyden arınmış bu insanlar: “Bizi bu saadetlere eriştiren Allah’a hamdolsun!. Hamdolsun o Allah’a ki bize verdiği sözü yerine getirdi ve bizi bu yerlere vâris kıldı.” der ve bahtlarına tebessümler yağdırırlar.
Süleymaniye, dış ihtişamı ve iç derinlikleriyle, hazîresine sığınan temiz gönüller üzerine birer mızrap gibi kalkıp indikçe, biz şanlı geçmişimizi bütün “hayhuy”uyla sinelerimizde duyarız; o, dağılmış bir büyük ülkenin gurbetler yaşayan bir