İçeriğe geç

sımsıcak bir anne kucağında hissederler. Bu satırların yazarı için bir mazhariyet sayılan böyle bir okşanma ve kucaklanma, hem de geçmişi geleceğe bağlayacak köprü bir nesle hitap makamında okşanıp kucaklanma –dinleyenler kendi tali’sizliklerine saysınlar– diyen için böyle tasavvurları aşan zevk ve hatıralara inkılap edince, kim bilir, hayatı her zaman uhrevî derinlikleriyle yaşayan yüce kametler onu nasıl düşünmüş ve nasıl hissetmişlerdir?

Evet insan, ihtişam dönemimizin bu pırlanta âbidesini, onun sağında ve solundaki müştemilâtı, her yeri kendi ruh ve mânâsıyla mâbede sığınmaya koşuyor bir görünüm arz eden medreseleri, şifahaneleri, dâru’t-tıbları, dâru’l-kurrâları, dış cemaat mahalleri ve revâklarıyla hepsini birden kavrayıp ruhuna sindirdiği zaman, daha camiye adım atmadan derin bir uhrevî sükûtun şiirini dinler.

Süleymaniye’ye, Allah’a yükselme ve ulaşma yollarını remzediyor gibi değişik kapılardan girilir. Bu giriş bazı yerlerden düz ayak, bazı taraflardan da biraz merdiven çıktıktan sonra gerçekleşir. Hazîreye başını soktuktan sonra herkes bahçede bir konsantrasyon yürüyüşü yapar ve hangi yandan olursa olsun ona ulaşmak için “bi-kaderi’l-keddi tüktesebü’lmeâli –Sıkıntı ölçüsünde seviye elde edilir.” düşüncesini pekiştirmek üzere birkaç merdiven daha çıkmadan şadırvan bölümüne girilemez. Şadırvan bölümünde, mütekabil, aynı boyda ve birbirine bakan revâklar, ukbâya açık kapılara benzeyen halleriyle, mâbede koşanlara bir şeyler fısıldıyor gibi onların ümitlerine tebessüm eder, endişelerine tekallüsler fırlatır ve hep mü’minin gönül dünyasının haremi sayılan mâbedin iç kısmına işaret ederler. Derken, herkes duygularıyla ikinci kez beslenmiş, herkes ikinci kez azığını almış, hazları köpük köpük Dost’la halvete yürür.. ciddî bir temkin ve olabildiğince bir edeple yürür ve kendilerini gönüllerin harem dairesinde bulurlar.

442