İçeriğe geç

mânâ endamlı, tarih renkli, sanat ahenkli mâbed, hazîresine sığınan herkese, bir güzellik, bir şiir, bir romantizm banyosu aldırtacak kadar hâlâ canlı, hâlâ cazip, hâlâ güzel ve hâlâ bir kısım husûsî duygularımızı şahlandırma adına önemli bir vâridâtın gürül gürül kaynağı olabilme büyüsünü taşımaktadır. Evet o, cesedine yenik düşmemiş, bedenini aşabilmiş aydınlık ruhlar için hâlâ med vaktini yaşayan bir deniz gibi dalga dalga ve köpük köpüktür.. istersen

“ Cephe dîvârına bak, camlara bak, minbere bak,

Sonra mihrap ile mahfillere, kürsîlere bak

Dalgalansın da denizler gibi kalbinde celâl,

Görmesin dîdelerin reng-i sivâ, reng-i zılâl!” (M. Âkif)

Süleymaniye’nin, bilhassa Haliç tarafından bakılınca, başını dikmiş, göğsünü germiş derin derin İstanbul’a, Haliç’e, hatta Boğaziçi’ne bakan ve bir beklentiyle yutkunan muammâlı bir hâli vardır. Daha çok vakarlı bir çehreye benzeyen heykelinin, gözlerimize, gönüllerimize sinen mânâsı ve öbek öbek çevresini saran müştemilâtıyla ruhlarımızda kendini hissettirince, insan bu anlamlı simâ karşısında garip şeyler duymaya başlar ve bu ürperten sükût karşısında ruhunda ne râşeler ne râşeler uyanır!

Süleymaniye bulunduğu noktaya o kadar uymakta ve o kadar yakışmaktadır ki en âmiyâne bakışlar bile bulunduğu yerle onun ruhu arasındaki mânâyı hemen sezebilirler. Öyle ki onunla yerleştiği mekân arasında o derin münasebet eğer kavranabilse, o, öyle rastgele planlara göre ve rastgele malzeme ile değil de kendi iç derinliği ve dış husûsiyetleriyle bulunduğu yerden fışkırıp çıkmış gibi bir his uyarır insanın ruhunda. Mâbede açık ruhlar, başları onun gölgesine ulaştığı andan itibaren kendilerini, seven, okşayan, bağrına basan

441