ondandır. Zira her şeyin yıkılıp gittiği ve unutulup hafızalardan silindiği şu fâni âlemde, sarsılmayan ve hep yerinde duran, onca sararıp giden değerlere karşılık renk atmadan sürekli taptaze kalan sadece odur. Onun bayrağının kendi renkleriyle dalgalandığı her yerde huzur ve emniyet solukları duyulur. Onun hutbesinin okunduğu iklimlerde evrensel insanî değerler teminat altında sayılır. O, göklerdeki nizamın yerde bir iz düşümü, melekler arasındaki ahengin de cismaniyet âleminde renkli bir fotoğrafıdır. Onun ritmiyle oturup kalkanlar, kâinattaki umumî ahenge de uymuş sayılırlar; sayılır ve eşya ve hâdiselerle müsademeden kurtulurlar.
O, en taze sözlerle, som altın gibi cevherlerden örülmüş öyle bir danteladır ki nizam adına ne atkılarındaki resanete ulaşmak, ne de nakışlarındaki zerafeti yakalamak kabildir. Onda gökler ve gökler ötesi âlemlerin ahengini, nabızlarımızın atışı ve kalblerimizin ritmiyle birden duyar ve dinleriz; sırrı ona intisabda, kalbimizin vüs’atini göklerin derinliklerinden daha engin bulur ve haşyetle ürpeririz. Hiçbir ruhî sistem, hiçbir cereyan, hiçbir felsefe, onun ruhlara verdiği derinlik, sıcaklık ve yumuşaklığı veremez. Ruh-beden, madde-mânâ, dünya-ukbâ mutluluğunu Allah ona bağlamış ve onun yedeğine vermiştir.
Vicdanın dilini dinlemeyenler, onu anlayamazlar.. gönül gözleriyle bakmayanlar, onu kendi orijiniyle göremezler.. Gazzâlî’nin ifadesiyle, “akl-ı meâş, akl-ı meâd’e dönüşmez” ve Mevlâna’nın deyişiyle, “akl-ı türâbî, akl-ı semavîye inkılap etmezse”, en yüksek mantıklar bile mantıksızlığa düşmekten kurtulamazlar. İnsanlık, var olduğu günden beri hep akıl ve kalb zıtlaşmalarının gürültüleriyle yaşadı. şimdilerde olsun, eğer yeni bir “şeb-i arûs”la akıl ile kalbin izdivacını gerçekleştiremezsek, daha uzun süre bu iç çelişki devam edeceğe benzer.