İçeriğe geç

kapısının tokmağında hiç bitmeyen bir mekik hareketiyle gelip-gidip herkesi Hak’la buluşturmaya çalışan ruhlar için gayet kolaydır.

Aslında her zaman sinesinde Yaradan’a imanın sıcaklığını duyan, bazen haşyet, bazen de muhabbetle çevresine gönlünün dilinden bir şeyler anlatmaya çalışan biri için hiçbir meselede zorluk söz konusu olamaz. Böyle bir gönül eri daha baştan, O’na tahsis-i nazar edip sırf O’nu düşündüğü, O’nunla münasebete geçme yolları araştırmasına, her vesileyi O’na ulaşma istikametinde değerlendirmesine mukabil, Allah da ona, özel teveccühte bulunur, onun, nezd-i ulûhiyetindeki konumunu nazara vererek, herkesin ona saygılı olması gerektiğini hatırlatır ve arzî küçük bir vefayı, semavî vefanın kat katıyla mükâfatlandırır. İşte o semavî iltifattan tek damlaya sıkıştırılmış koca bir derya: “Sabah-akşam Rabbilerine, sırf O’nun cemal ve rızasına müştak niyaz edip duranları sakın yanından uzaklaştırma! Ne sen onlardan ne de onlar senden sorumlu değilsiniz...”27 Burada Allah’ın, peygamberini ikaz edip “kovma!” dediği bu kimseler, Resûlullah meclisinin müdavimleri ve kendilerini Hak hoşnutluğunu tahsile adamış ruhlardan başkaları değildi.

Adanmışlığın yürekten ve samimî olmasına göre her zaman, böylelerine Cenâb-ı Hak tarafından özel bir teveccüh söz konusudur. Evet bir insan, gönülden Allah’a bağlanması ve O’nu hoşnut etmeyi hayatının gayesi hâline getirmesi ölçüsünde iltifat görür, takdir alır ve gökler ötesi âlemlerin muhavere mevzuu olur. Böyle birinin bu dünyadaki her samimî düşünce, söz ve davranışı, ötede, “tali’in gülen yüzü” diyebileceğimiz ışıktan bir atmosfere dönüşerek, kaderinin tebessümler yağdıran sahifeleri hâline gelecektir. Yelkenlerini ak

165