İçeriğe geç

Hak hoşnutluğundan kaynaklanan bir zevk-i ruhanî almıştır. Bu itibarla da Hak rızasına adanmış ruhlar, kalbî ve ruhî hayatın zirvelerinde meleklerle fizik ötesi bir havayı solukladıkları aynı anda, dünyalılarla da örfâneler teşkil ederek hasbıhâlde bulunabilir ve dünyevîliğin meşru bütün gereklerini yerine getirebilirler. Bu açıdan da onlar, hem dünyevî hem de uhrevî sayılırlar. Dünyevîlikleri, sebepler dairesinde bulunmalarından ve sebeplere riayet etme sorumluluğundan, uhrevîlikleri de her meseleyi kalbî ve ruhî hayatlarına göre değerlendirmelerindendir. Kalbî ve ruhî hayatın belli ölçüde dünyevîliği tahdîdi, tamamen bir terk mânâsına gelmediği için onların dünyadan bütün bütün kopmaları da söz konusu olmasa gerek. Dünyadan kopmaları bir yana, onlar, her zaman dünyanın tam göbeğinde durur ve ona hükmederler; ama bu duruş hiçbir zaman dünya için ve dünya adına bir duruş değildir. Aksine bu duruş, Allah adına esbaba riâyet ve her şeyi ötelere bağlama hesabına bir duruştur.

Esasen bedeni kendi çerçevesinde, ruhu da kendi ufkunda tutmanın; ya da hayatı, kalb ve ruh hâkimiyetine bağlı götürmenin yolu da bu olsa gerek. Sınırlı beden hayatının çerçevesi cismaniyetin darlığı ölçüsünde, aksine her zaman sonsuza açık bulunan ruhî hayatın ufku da nâmütenâhîliklere müteveccih olmalıdır. İşte insan, bu seviyedeki hayat ufku itibarıyla eğer, hep müteal düşüncelerle oturur-kalkar; hayatını onu bahşedene bağlı götürür, yaşatmayı yaşamanın en önemli derinliği sayar ve hep zirveleri kollarsa, ister istemez müteal bir programın uygulayıcısı hâline gelir; dolayısıyla da belli çerçevede şahsî hazlarını ve zevklerini sınırlandırmış olur.

Şüphesiz hayatı bu ölçüde bir derinliğe bağlı götürmek oldukça zordur; ama bu zor iş, kendini Allah’a adamış, O’nu tanıtıp sevdirmeyi hayatının gayesi hâline getirmiş; sabahakşam bir eli insanların kalb kapılarında, diğer eli de Hakk’ın

164