bir hâl alır ve artık bütün eşya ve hâdiselerdeki değişik tezahürler, kendilerinden dolayı değil de sahiplerinden ötürü görülüp sevilme konumuna yükselirler. Evet, batıp giden şeyler, kalbin alâkasına değmedikleri gibi sevilmezler de. Bir şairimiz, bu duyguyu, Kur’ânî ufukla irtibatlandırarak şöyle ifade eder:
Âfitâb-ı hüsn-ü hûbân akıbet eyler üfûl,
Ben muhibb-i Lâ Yezâlim, “lâ ühıbbü’l-âfilîn.”
(Güneş gibi güzel yüzler de sonunda batar gider; bu itibarla ben, fâni güzelleri değil, batmayan Ebedî Güzel’i severim.)
Aynı mülâhazayı Mevlâna, şu sözleriyle dile getirir:
“Allah’ım, Seni görüp, Seni tanıdıktan sonra gözüm artık dünya güzellerini görmez oldu.”
Evet, maddî ve cismanî güzellikler, nazarları Güzeller Güzeli’ne yönlendirmek için sadece birer vesiledirler. Vesilelere takılıp kalmak ise hedef körlüğüne düşmek, varılacak noktayı unutmak, ömrü mecazî muhabbet ve alâkalarla tüketip, hakikate karşı kapalı kalmak demektir. Aslında böyle bir tıkanmanın yaşanmaması için Yüce Yaratıcı, bizi Kendisi’ne götüren yolların sağına-soluna kendi güzelliğinden ışıklar, renkler, tenasüpler, sesler, soluklar, nağmeler serpiştirmiştir ki yoldakiler hem yol yorgunluğunu duymasın, hem de asıl hedefi unutmasınlar. Yol boyu göz ve gönüllerimize ilişen bütün bişaret televvünlü bu işaretler, Huda’nın ışıklarla, renklerle şekillendirip gözlerimizin önüne serdiği O’nun âyetleri ve apaçık şahitleridir, ama bakış zaviyesini yakalayamamış ya da inkâra kilitli ruhlar için bunlar birer fitne, birer iptilâ, âriye güzellikleriyle birer mecazî mahbubdurlar ve maalesef vuslat vesilesi olarak yaratılmışken, birer hasret ve hicran saikine dönüşmüşlerdir.
Oysaki, düşünebilenler için sevmenin de aşkın da iştiyakın da kalbî alâka ve irtibatın da esası, bizim güzellik diye