hâdiseler unvanıyla değişik tezahürleri, değişik enstrümanları; sonra bütün bunları değerlendirecek insan mantığı, insan düşüncesi; tabiî, tekvînî bu hususların yanında, teşriî açıdan, yine imanla irtibatlı olup ona dayanan, onun bağrında serpilip gelişen bilumum salih ameller, ahlâkî davranışlar, ümitler, recâlar, ebedî var olma beklentileri de imana ulaşmanın, onda derinleşmenin, mârifete ermenin, muhabbetle gerilmenin, ruhanî zevklerle kendinden geçmenin yolları ve semereleri olarak güzeldirler. Hatta temelinde iman, teslim ve tevekkül olması açısından, dış yüzleri itibarıyla meşakkatli görülen bütün ibadetler, sık sık maruz kaldığımız belâ ve musibetler; içine düşmeme cehdiyle dişimizi sıkıp sabrettiğimiz günahlar ve mâsiyetler dahi –onlara karşı tavrımızı iyi belirleyebildiğimiz takdirde– birer nisbî güzellik ifade etmektedirler.
Hakikî güzellik Hakk’a ait, kusursuz kemal de O’na “özgü” ve O’nun lâzımıdır. Topyekün varlık, O’nun değişik tecellîlerinin birer farklı aynası, her nesne ve her hâdisenin çehresinde temâşâ ettiğimiz mânâ, muhteva, parlaklık ve câzibe de –aynaların kabiliyetine göre– O’nun güzelliğinin küçük bir parıltısı ve varlığının zayıf bir ziyasıdır.
Her gece ışıktan söz ve beyanlarla hutbelerini dinlediğimiz yıldızlar, O’nun öyle nurdan nâmeleridirler ki sürekli bize göz kırpar ve O’na göndermelerde bulunurlar. Pırıl pırıl mevcudiyetleri, aralarında ışık alışverişi ve ışık oyunları, o koskoca cesametlerine rağmen fevkalâde uyumları, ahenkleri ve o engin boşlukta sergiledikleri farklı şekilleriyle her zaman bize bin bir zevki birden yaşatırken, gözlerimize-gönüllerimize iç içe renk, desen, şive ve güzellikten ne kevserler ne kevserler içirirler!
Mehtap, o semavî büyüleyiciliğiyle kendine ayrılan belli zaman dilimlerinde, hemen her defasında, ufukta tıpkı bir gelin gibi belirir.. yasemenlikte reftare yürüyor gibi yumuşak