olması muhtemel bir işin analizi düşüncesini uyarır. Bu itibarla, güneşin batması, sadece güzelliği hisseden insanlar için güzeldir.” der. Evet, varlığın bağrına serpiştirilmiş güzellikleri de ancak Hakk’ın duyurmasıyla duyan, anlatmasıyla anlayan gönül erleri görür. Zira onların; gören gözleri de duyan kulakları da hisseden vicdanları da her zaman ötelerin renkleriyle tüllenir. Bir mârifet eri, bu mazhariyeti şu üç-beş kelime ile ne hoş ifade eder:
Kendi hüsnün hûblar şeklinde peyda eyledin, Sonra dönüp çeşm-i âşıktan temâşâ eyledin.Göğsü her zaman aşk u iştiyakla inip kalkan, nabzı da sürekli vuslat arzusuyla atan müştak bir sine, yürüdüğü yolun her menzilinde Sevgili’den değişik işaretlerle karşılaşır. Evet o, doğan Ay’dan, batan Güneş’ten, göz kırpan yıldızlardan, rengârenk tabiat meşherlerinden, esen yelden, yağan kardan, başımızdan aşağı dökülen yağmurdan ve melekler gibi süzülüp göklere yürüyen buhardan aldığı mesajlarla, hemen her adımda, vuslat koyuna gireceği heyecanını duyar; duyar ve göz-gönül birliğine ulaşmış bir sevdalının duygularıyla, “Her yerden herkes, Senin güzelliğini temâşâ için koşup geliyorlar ve o eşsiz Cemalinle naz naz üstüne cilvelerle salınıyorlar. Aşağıdan, yukarıdan her varlık, dellâllar gibi âvâz âvâz Seni haykırıyor ve Senin nakış nakış güzelliklerinin akisleri olarak keyiflenip oynuyorlar.” (Bediüzzaman) der, eşya ve tabiata bakar ama hep öteleri temâşâ eder. İşte bu nokta, hem bir aşk, iştiyak, hem de bir alâka noktasıdır. Ama böyle derin bir mülâhaza, bu yazının hacmini aşacağı da açıktır.