Bu hülyalı mavilikte, göklerin başımıza Ramazan yağdırdığını, camilerin çevresindeki ışıkların Ramazan yazdığını, insanların çehrelerinde Ramazanın tüllendiğini, atmosferin buğu buğu Ramazan koktuğunu duyar, büyülenir ve bu sihirli havanın tesiriyle rüyalarda olduğu gibi bütün bütün ruhun emrine girer; istediğimiz zaman göklerde uçar, istediğimiz zaman bir yere konar; istediğimiz âlemlerde dolaşır ve en mahrem yerlere gireriz. Mukayyetken âdeta mutlak olur, mahdutken sınırsızlaşır, zerre iken güneşlere denk hâle gelir ve hiç ender hiçken bütün bir varlık oluruz.
Ramazan, bilhassa sonsuza açık gönülleri öylesine büyüler ve onları öylesine tesir altına alır ki; onlar, hep onu duyar, onu düşünür ve onu düşlerler. Evet, sokaktaki insanların munisleşen çehrelerinden başı yazmalı analarımızın aydınlık nasiyelerine, bulunduğumuz yerlerin Ramazanca aydınlatılmasından çarşı-pazardaki ampullerin ışığına, şadırvanların başındaki kandillerden camilerin içindeki avizelere ve minarelerdeki mahyalardan başımızın üstünde kanat açmış gibi duran semanın yıldızlarına kadar her şeyin Ramazanlaştığını duyar ve yaşarız.
Hatta hatırlarım; elektriğin olmadığı, camilerin bile gaz lambalarıyla aydınlatılmaya çalışıldığı dönemde, imkânı olan aileler namaza giderken, o zamanlar oldukça yeni sayılan lüküs lambalarını da beraber götürürlerdi. Biz, onların böyle gürültüyle sokaktan geçtiğini duyunca, Ramazanın, lüküs lambalarının ışığı altında mahalle aralarında dolaştığını tahayyül ederdik.. tahayyül eder ve onu ruhlarımızda daha bir derince duyardık. O günlerde bile Ramazanın böyle garip füsunlarla üzerimize boşalttığı mânâ, hülya ve şiiri düşündükçe bu mübarek ay hiç bitmesin isterdik.. isterdik ama o bize rağmen uçar gider ve arkadan da bin bir debdebe ile bayram gelirdi...