Çok zaman Kur’ânî hakikaletlerin süslü, yaldızlı sözlerle anlatıldığını ama tesir etmediğini görüyoruz. Neden bir tesir icra etmiyor? Çünkü tesirin dayandığı esas, İslâm’ın yaşanması ve Allah’ın rızasına karib olmasıdır. Rıza söylenen sözün, yapılan hareketin ruhudur. Ruhsuz ceset ise bir başkasına hayat kazandıramaz.
Sabah namazını kılmayan gafil, mücahededen dem vuruyorsa onun mücahedesi milleti şeytanın yoluna sevketmektir.Böyle bir adamın cihadı Kur’ân’ın anlaşılmasına perde olmaktan ibarettir. Öyle gafillerin cihaddan ve tenevvürden dem vuruşlarını büyük müceddit şuna benzetiyor: Rüyasında gördüğü bir rüyayı başkalarına anlatan uykudaki insan gibidir. Tenevvürü hayattan, halkı irşattan bahseden o gafiller, uykularının derinliklerinde, rüyada iken gördükleri hülyaları halka anlatıp irşad ettiğini zannetme gafleti içindedirler.
Cenâb-ı Hakk kâlbimize meknuz ve mahfuz îmanı gizlemiştir. Bu îman bize çok şey yaptırıp, çok şey kazandıracaktır. Ama biz o nar-ı beyzanın üzerindeki külleri sıyırıp atamadığımız için mutlak oluşa erememekteyiz. Efendimiz, Mukaddes doğuş’u, İslâm’ın hâkimiyetini beklerken, çileli ve ızdıraplı günler yaşıyordu. Kâbe’nin gölgesinde namaz kılarken başına işkembe konuyor; gezdiği sokaklarda üzerine küller, topraklar, taşlar atılıyordu. O ise seve seve bunlara katlanıyor, her cefaya rıza gösteriyor, ashabına numune olarak varoluşa giden yolu gösteriyordu.