Gurbet
GURBET
Bir hayat yaşıyoruz ki, herşey muamma, herşey iç içe düğüm. Gözlerine mil vurulmuş yığın yığın kalabalıklar, beşiktenberi cidarlarına dayanarak emekledikleri bu âleme niçin geldiler? Nedir aradıkları? Boğuk boğuk sızlanışlar ve cihetlerden cihetsizliğe yükselen ritimsiz feryatlar… Cihan bir matemhane, her taraf kasvet örtülü. Bütün yük mazlumun sırtında, zalim kaygusuz ve hayhuyunda. Hayat bu ise ölüme bin rahmet… Et ve kemiğin hatırı için, külçe hâline gelen insanlığı fütursuz seyredenlere lânet!.
İnsan bir meçhul… Tahlili çok güç… Yer, içer ve yatar. Acaba o, sadece bu mu? Yoksa gözle görülen âlem, tenteneli perde.. O, içlerden içe gaye varlık.. Ve herşey ona bağlı yokluğu içinde bir sultan mı?.. Eğer böyle değilse, o ve diğerleri arasında fark ne? Eğer geçmiş zamanın elemlerini taşıyan ve gelecek zamanın endişelerine gebe olan akıl ise; onun bu vadideki ismi: Belâ… Ayırıcı vasıf eğer makinanın icadı ve atomun parçalanması ise; canavarların hasreti ile yaşadıkları vahşetin birkaç saniyeciğe sıkıştırılmasından başka ne gösterilebilir. Bu hâli ile insan, emsali için düşman.. Hayat, hayata tuzak kuran bir şeytan.. İnsan bir örgü, iplerin ucu belirsizlikte.. Eller gölge kovalamakta, gözler serap peşinde.. Kim taşıdığını tartacak, kim asılmış heyûlâsına can verecek?.. Bunlar soru… Sorular soru içinde…