Bunlara göre, sermaye asıldır, insanın terinin ve gücünün hiçbir kıymeti yoktur. Yani ister yeraltı madenlerinde çalışsın, ister dehlizlerde nefes tüketsin, ister tarlalarda orak sallasın ve isterse sırtında taş taşısın emeğin değeri sınırlıdır. İşçiye verilen ücret de, sermayeyi kullanmaya vesile olmasına binaendir ve sadaka kabîlinden bir şeydir.
Görüldüğü gibi, bu anlayışta sermaye âdeta putlaştırılıp, mâbud hâline getirilmek istenmektedir ki, eski dünyanın huzurunu da işte bu anlayış bozmuştur. Günümüzdeki pek çok millet ve devleti de yine bu anlayış kavgaya sevk etmektedir.
Buna reaksiyon olarak ortaya çıkan diğer sistem ve anlayışa gelince; o da emeği putlaştırıp, “Her şey emekten ibarettir.” diyerek insanlığa yeni bir tabu teklif etmiştir. Bunlara göre sermaye sadece bir sömürü vasıtasıdır. Sermayedar ise, emekçinin kanını emen bir parazitten ibarettir.
Her iki zihniyet ve düşünce arasındaki bu sert kutuplaşma, belli dönemlerde çok büyük buudlara ulaşan kargaşa ve anarşiye sebep olmuştur. Öyle ki, bu tali’siz dönem, kitlelerin sokaklara döküldüğü, çalkantıların çalkantıları takip ettiği ve dünya çapında sınıf çatışmalarının yaşandığı bir karanlık dönem olmuştur. Tabiî bu arada toplu sözleşmeler, grevler ve lokavtlarla sürekli çözümler de aranmıştır, ama acaba bütün bunlar açılan yaraları tedaviye yetmiş midir, yoksa büsbütün onu azdırıp kangren hâline mi getirmiştir?
Şimdilik, bu konunun münakaşasını geçiyorum. Şu kadar var ki, çok yakın bir gelecekte, her iki sisteme ait yanlışlıklar bütün denaet ve şenaetiyle ortaya çıkacak ve mâşerî vicdan mutlaka hükmünü o zaman daha kesin ve daha net olarak ortaya koyacaktır.