Evet, Efendimiz’in saadet hanesi hep böyleydi. Hz. Ali, isteseydi, arzu etseydi ve sadece hakkı olanı alsaydı hem kendisine hem de hanımına çok daha müreffeh bir hayat yaşatabilirdi. Ama onlar devleti zengin edecek bir davranışı ihtiyarî olarak tercih ediyor ve kendileri oldukça fakir ve sade bir hayat yaşıyorlardı.
Düşünün ki, Hz. Ömer döneminde yaklaşık dört bin at yedekte tutuluyordu. Bakımı, görümü ve tımarı yapılan bu atlar zaruret hâlinde kullanılmak üzere bekletiliyordu. Aynı şekilde Mekke yakınlarında bir merada kırk bin deve besleniyordu.14 Demek ki, devlet bu derece zengindi. Ama halk Ebû Zer, Ebû Hüreyre, Habbab b. Eret ve Bilâl-i Habeşî gibi hayatlarını sürüyorlardı.
Ebû Hüreyre (radıyallâhu anh), bir gün üzerine ketenden bir elbise geçirince, kendi kendine hitaben şöyle demişti:
“Beh beh! Şimdi elbise buldun da caka yapıyorsun. Hâlbuki, daha dün denecek kadar kısa bir zaman önce günlerce aç kalıyordun. Yiyecek bir şey bulamadığından ötürü açlıktan bayıldığın da olurdu ve Medine çocukları seni deli zanneder ve alaya alırlardı.”15
Ne var ki, bu muvazenenin de doğru anlaşılması icap eder. Evet, mesele bir lokma bir hırka meselesi değildir. Belki asıl mesele Hak rızası meselesidir: Buna göre elde edilen dünya metaını Hakk’ın ve halkın istediği istikamette sarf etme ve bununla, içinde yaşadığı cemiyet ve cemaatin eksik ve gediğini kapama ve böylece insanların en hayırlıları arasına girme.. evet, işte serveti değerlendirmenin yolu.
Bence esas mesele budur. Hele tekevvün (yeniden oluşma) devrinde bu anlayış ve bu şuura her zamankinden daha çok ihtiyaç vardır.
bb. Harcamada Denge
Dipnotlar
- 14 Mevlâna Şiblî, Hz. Ömer ve Devlet İdaresi 2/144-146.
- 15 Beyhakî, Şuabü’l-îmân 7/386-387; Ebû Nuaym, Hilyetü’l-evliyâ 1/379.