Posts Tagged ‘kirik testi’

Sarp Yokuşlar ve Rıza Ufku

Herkul | | KIRIK TESTI

Dünya dârü’l-imtihandır, yani imtihan diyarıdır. Bu yüzden insan, yaşadığı sürece her an imtihanda olduğunu asla hatırdan çıkarmamalıdır. Hayat baştan sona imtihanlarla doludur ve herkesin imtihanı da farklı farklıdır. Diğer yandan dünya dârü’l-hizmettir, yani çalışma, çabalama yeridir; dârü’l-ücret yani mükâfat ve ücret yeri değildir. Hazreti Bediüzzaman’ın ifadesiyle:

“Bu dünya dârü’l-hizmettir; ücret almak yeri değildir. A’mâl-i sâlihanın (güzel işlerin) ücretleri, meyveleri, nurları berzahta, âhirettedir. O bâki meyveleri bu dünyaya çekmek ve bu dünyada onları istemek, âhireti dünyaya tâbi etmek demektir.” (Bediüzzaman, Kastamonu Lâhikası, s. 105)

Esasında, bizler varlık sahnesine çıkmakla, insan olarak yaratılmakla, imanla şereflendirilmekle, Hz. Ruh-u Seyyidü’l-Enâm’a ümmet olmakla, Kur’ân’la tanışmakla, Kur’ân adesesiyle kâinata bakabilmekle şükründen aciz olduğumuz ücret ve mükâfatımızı önceden almışız. Cenab-ı Hak, verdiği bunca paha biçilmez nimetlerin üstüne, vazife ve sorumluluklarını yerine getirmek suretiyle dünya imtihanını kazanan kullarını akla hayale gelmedik güzelliklerle donatılmış sonsuz Cennet nimetleriyle müjdelemiştir.

İmtihan, Hizmet ve Beklentisizlik

Bu noktada şu hususlar Kur’ân hizmetinde olanlar için çok önem arz etmektedir: İmtihan gerçeğinin farkında olma ve imtihanı başarıyla geçmeye çalışma, Allah’ın emirlerini yerine getirmek için hizmet ve gayret etme, bunlar mukabilinde dünyevi bir ücret ve mükâfat beklentisine girmeme, beklenmediği hâlde ikram-ı ilâhî olarak gelen nimetlerden ise meşru dairede, Rabbimizin belirlediği çerçevede istifade etme. İşte kulluk! İmtihan, hizmet ve beklentisizlik… Kulluğu özetleyen üç kelime.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) bu konuda kendisine tâbi olanlar için en güzel örnektir. O, dünyayı dârü’l-hizmet olarak görmüş, dinin emirlerini yaşama ve tebliğ etme noktasında canını dişine takmış, fakat ortaya koyduğu derin kulluk ve risalet vazifesini yerine getirme karşılığında Allah’ın rıza ve rıdvanı dışında hiçbir beklentiye girmemiştir. Geçirdiği sıkıntılı hallerde de imtihanını en güzel şekilde vermiş ve âdeta her hâl ve davranışı ile ehl-i imana, “Siz de imtihanlara hazır olun ve benim imtihanlar karşısındaki duruşumdan kendinize dersler çıkarın!” mesajını vermiştir.

Meseleye şu açıdan da bakabiliriz: Kâinat yüzü suyu hürmetine yaratılan, Habibullah unvanıyla serfiraz kılınan ve hakiki insan-ı kâmil olan İnsanlığın İftihar Tablosu hayat-ı seniyyelerinde sürekli preslenmiş, baskı, şiddet ve iftiralara maruz kalmışsa, O’nun sadık takipçileri olma yolundaki insanların da benzer bela ve fitnelere maruz kalacaklarını hesaba katmaları gerekir. Yürekten Allah’a inanıyorsanız imtihanlarınız eksik olmayacaktır. İmanınızın derecesine, Allah’la münasebetinizin derinliğine, Efendimiz’e inkıyadınıza ve din davasına gönül vermenize göre farklı farklı imtihanlara tâbi tutulacaksınız.

Bununla birlikte şu da unutulmamalıdır: Şayet dünya dârü’l-hizmet olarak görülüp bunun gerekleri yerine getirilir ve uğranan imtihanlar karşısında dimdik durulabilirse bugün olmasa da yarın elbette hak bâtıla galebe çalacaktır. Zira bu konuda Allah’ın vaadi vardır: وَلَا تَهِنُوا وَلَا تَحْزَنُوا وَاَنْتُمُ الْاَعْلَوْنَ اِنْ كُنْتُمْ مُؤْمِنِينَ “Gevşeklik göstermeyin, tasalanmayın. Eğer iman ediyorsanız üstünsünüz.” (Âl-i İmrân Sûresi, 3/139) Yürekten Allah’a inanan insanlar üstünlük potansiyeline sahiptirler. Bu potansiyelleri bugün olmasa da yarın mutlaka ortaya çıkacaktır.

Bir hadiste ifade edildiği gibi, insanların en çok sıkıntıya düçar olanları, başta peygamberler olmak üzere Allah’ın sevdiği kullarıdır. (Tirmizî, zühd 57; İbn Mâce, fiten 23) Peki neden? Neden insanlığın yüzünün akı olan insanlar sıkıntıların en büyüklerine maruz kalıyorlar?

Kur’ân’da bir iki yerde ifade edildiği üzere, böylelikle iyi, kötüden ayrılır, has ile ham ayrışır. (Bkz. Al-i İmran sûresi, 3/179; Enfâl sûresi, 8/37) Demir, pasından ateşte ayrıldığı gibi, başa gelen sıkıntıların da insanın haslaşmasında, dünyayla bağlarının zayıflayıp nazarının ukbaya dönmesinde, Rabbine yaklaşmasında büyük rolü vardır. Bediüzzaman Hazretlerinin de dediği gibi, ya o dünyaya küsecek ya da dünya ona ki gözünü ukbaya çevirsin, tam ihlasa ersin. (Lemalar, 10. Lema, 3. Şefkat Tokadı)

Evet, Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) çektiği sıkıntılar dağların tepesine binseydi, dağlar toz duman olurdu. Zira O, belanın her çeşidine maruz kalmış; en ağır hakaretlere muhatap olmuş, alaya alınmış, boykota uğramış, tehdit edilmiş, türlü türlü zulümler görmüş, göçe zorlanmış, hakkında suikastlar planlanmış, malına mülküne el konulmuş, Bedirler, Uhudlar, Hendekler yaşamıştı. İlâhî hakikatlere sırt çevirmiş, dünya hırsından gözü dönmüş zalimler, O’nu ve inananları yok etme adına her yola başvurmuşlardı. Fakat O, bunlar karşısında hiç sarsılmadı, pes etmedi, ümitsizlik yaşamadı, yol-yön değiştirmedi. Duruşuyla, sabrıyla, metanetiyle bela ve musibetler karşısında nasıl durulması gerektiğini bizlere de öğretti.

 Belalar Karşısında Mü’mince Duruş

Peygamber yolunun yolcularına düşen vazife de maruz kaldıkları sıkıntılar karşısında kıble değiştirmemek, duruşlarını bozmamaktır. İmtihanlar ne kadar ağır olursa olsun, kaderi tenkit etmemeli, Allah’ı insanlara şikâyet ediyor gibi tavırlara girmemeli. Allah’ın hakkımızda takdir buyurduğu kaza ve kadere karşı razı olmama şeklinde mukabelede bulunmamalı. Bunları konuşma bir yana, böyle şeyler rüyamıza bile misafir olmamalı. İnsanız, yaşadığımız zorluklar karşısında sarsılabiliriz. Muhatap olduğumuz hakaretleri, yalan ve iftiraları hazmetmekte zorlanabiliriz. Fakat bunları da imtihanın bir parçası olarak görür ve bunlar oluyor diye asla Allah’a isyan sayılabilecek hâl ve hareketlere girmeyiz. Oğlunun vefatı karşısında gözyaşı döken İnsanlığın İftihar Tablosu ne demişti: “Kalb hüzünlenir, göz yaşarır ama dilimizden, Rabbimizin razı olmayacağı hiçbir şey dökülmez.” (Buharî, cenâiz 42; Müslim, fedâil 62)

Kur’ân,  وَلَقَدْ نَعْلَمُ أَنَّكَ يَضِيقُ صَدْرُكَ بِمَا يَقُولُونَ “İzzet ve Celalime kasem ederim ki onların söyledikleri sözlerden ötürü sinenin daraldığını çok iyi biliyoruz.” (Hicr Sûresi, 15/97) ifadeleriyle Allah Resûlü’nün yaşadığı zorluklardan ötürü üzüntü ve tasasına işaret ettikten sonra O’na şöyle emreder: فَسَبِّحْ بِحَمْدِ رَبِّكَ وَكُنْ مِنَ السَّاجِدِينَ وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ “Ama sen Rabbini hamd ile tenzih et ve secde edenlerden ol. Sana ölüm gelip çatıncaya kadar da Rabbine ibadet et.” (Hicr Sûresi, 15/98-99) Allah Teâlâ, kâfir ve müşriklerin deyip ettikleri şeyler karşısında Peygamber Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) duyduğu derin ızdırabı dile getirdikten sonra, O’na Kendisini tesbih ü takdis etmesini ve son nefese kadar kullukta sebat etmesini emrediyor.

Yaşadığımız dünya dâr-ı imtihan olduğuna göre herkes belli ölçüde sıkıntı ve çile çekecektir. Bu sıkıntıların en ağırını da en büyükler çekecektir. Efendimiz’in az önce hatırlattığımız ifadeleriyle belanın en çetinine, en zorlusuna da enbiya-i izam maruz kalmıştır. Öldürülen, testereyle biçilen, çarmıha gerilen, işkence edilen, taşlanan nice peygamber olmuştur ve yeryüzünde Allah’ın bahşettiği hayat hakkı onlara çok görülmüştür. Hadiste dile getirilen “sümme’l-emsel fe’l-emsel” ifadesinden anlaşıldığına göre Peygamberlerden sonra onlara yakınlık derecesine göre Allah’ın salih kulları imtihana tâbi tutulmuştur. Bu sebepten olsa gerek Hz. Ebu Bekir şeytanın avaneleri tarafından hedef gösterilmiş; Hz. Ömer, hınçlı bir köle tarafından namaz kılarken şehit edilmiş, Hz. Osman, şeytanın dürtüsüyle hareket eden bir kısım gafiller tarafından hunharca şehit edilmiş, Hz. Ali bir münafığın hedefi olmuştur. Sonra, Hz. Hasan Efendimiz zehirlenmiş, Hz. Hüseyin Efendimiz yakınlarıyla birlikte Kerbela’da Yezid’in ordusu tarafından kılıçtan geçirilmiştir. Yine bu büyüklüktendir ki rüyalarına bile haram girmemiş iffet âbideleri Hz. Meryem ve Hz. Âişe Validelerimiz imtihanların en ağırına maruz kalmışlardır.

Onların yolundan yürüyorsanız siz de ince eleklerden geçirileceksiniz. Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) ifadeleriyle, dine bağlılığınızdaki kuvvet ve sağlamlık ölçüsünde imtihanlara maruz kalacaksınız. Elmas ve kömür birbirinden ayrılacak. Bir insan, Bir insan dininden, diyanetinden, imanından, hak ve hakikati savunmasından ötürü dünyada bir tokat bile yememişse, buna şükretmenin yanı sıra durumundan endişe etmeli, “Benden önce bu yoldan gidenler türlü musibetlere maruz kalmışken niye şeytanlar ve onların avaneleri benimle meşgul olmuyor? Acaba ben seleflerim gibi değil miyim?” diye kendini sorgulamalıdır. Dünyada hep emniyet içinde yaşayanlar, âhiret emniyetlerini burada kullanıyor olmaktan korkmalıdır. Kudsi bir hadiste Cenab-ı Hak, iki güveni ve iki korkuyu birden vermeyeceğini beyan buyuruyor. (Abdullah b. Mübarek, Zühd, s. 50; İbn Hibban, Sahih, 2/406) Demek ki bir insanın hem dünyada hem de âhirette tam güven içinde, rahat, bir eli yağda bir eli balda bir hayat yaşaması mümkün değildir. Kur’ân’ın “Sizler güzellik namına yaptığınız ne varsa dünya hayatında yiyip tükettiniz.” (Ahkâf sûresi, 46/20) âyeti de aynı hususa dikkat çeker.

Başta da ifade edildiği gibi dünya, imtihan ve hizmet yeridir, ücret ve mükâfat ise âhirettedir. İnsan Allah’ın emirlerine, yasaklarına kayıtsız kalarak, lüks ve şatafat içinde keyif çatarak mazhar olduğu nimetleri dünyada bitirmemelidir. Dünyayı âhirete göre programlamalı, âhirete, birikmiş hesaplarla gitmemelidir. Maruz kaldığı ağır imtihanları kulluk yolunun ve haslaşmanın gereği olarak görmeli, bunları sabır ve rıza ile karşılamak suretiyle âhiret sermayesine çevirmelidir. Hem hiçbir inanmış gönül, iftiraya maruz kaldığı, zulme uğradığı için kimseye darılmamalı, gönül koyduğu davaya sırt çevirmemeli, kazanma kuşağında kayıplar yaşamamalıdır. Ne zaman bu tür şeylere maruz kalsa, “Rab olarak Allah’tan, nebi olarak Hz. Muhammed’den, din olarak da İslâm’dan razıyım.” (Müslim, salat 13) deyip yoluna devam etmelidir.

Kendini İfade Etme Zaafı

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Sohbetlerde sık sık üzerinde durulan “kendini ifade etme” konusunu biraz açabilir misiniz?

Cevap: Öncelikle, kendini ifade etmeyle neyi kastettiğimizi belirleyelim. Kendini ifade etme derken, insanın kendini göstermesini, kendini öne çıkarmasını, sözü döndürüp dolaştırıp kendine getirmesini, sadece sözle değil, hal ve tavırlarıyla da kendini insanların gözünde görünür kılmaya çalışmasını kastediyoruz ve bunu bir ahlâkî zaaf olarak görüyoruz. Bizim insanları uyarmaya çalıştığımız problem budur. Yoksa kendini ifade tabirinin kullanıldığı her durum ya da her kendini ifade etme mahzurlu değildir.

Mesela insanın Allah Teâlâ karşısında kendini ibadet ve ubudiyetiyle ifade etmesi makbul bir tavırdır. Şöyle ki, iç ve dış donanımı itibarıyla her insan, üzerinde sanatkârına ait çizgi ve desenler taşıyan harikulâde bir sanat eseridir. Bediüzzaman’ın ifadesiyle insana varlığın fihristi, özü nazarıyla bakılabilir. Dikkat edilirse insanın, aklıyla, mantığıyla, ruhuyla, kalbiyle, iradesiyle, vicdanıyla, şuuruyla mükemmel bir yaratılışa sahip olduğu görülür. Cenab-ı Allah onu âdeta canlı ve şuurlu bir abide şeklinde ikame etmiştir. İnsan, duyan, hisseden ve duyup hissettiğinin de farkında olan bir varlıktır. İşte bu muhteşem donanıma mazhar olan insanın, sahip olduğu bütün bu güzellik ve derinliklerin Allah’tan geldiğini bilmesi, mahiyetine dercedilen bütün bu ayrıcalıkları düşündükçe “elhamdülillah” deyip şükretmesi, Allah’ın azamet ve mehabeti karşısında “Sübhanallah”, “Allahuekber” deyip gürlemesi ve O’na karşı ubudiyet tavrı içinde kendini ifade etmesi, onun kulluğunun gereğidir. Aslında böyle bir tavır, insanın konumunun farkında olmasının, sahip olduğu her şeyi gerçek sahibine verebilmesinin bir ifadesidir ve Zat-ı Rububiyet ile arasındaki münasebeti dile getirmesi anlamına gelir.

Nefsî Hastalık

Bizim mahzurlu telakki ettiğimiz ve her fırsatta kendimizi uzak tutmaya, başkalarını da uyarmaya çalıştığımız kendini ifade etmeye gelince o, insanın eda ve endamıyla, hâl ve hareketleriyle, fikir ve düşünceleriyle, hatta ibadet ü taatiyle önde görünmeye, başkalarının takdir ve beğenisini kazanmaya çalışması manasınadır. Sahip olduğu fazilet ve meziyetleri başkalarına göstermeye çalışan ve bunlarla övünen biri, aslında o mazhariyetlerin asıl kaynağını unutarak bunları kendine mâl ediyor demektir. Böyle birinin, bilerek ya da bilmeyerek Cenab-ı Hakk’a ait olanı gasp ettiği söylenebilir.

Kendilerinde büyüklük vehmeden, takdir ve alkış peşinde koşan kimseler, farklı yollarla kendilerini ifade etmeye çalışırlar. Böyleleri, kendilerini göstermek ve duyurmak için her yola başvurur, her fırsatta kendilerinden bahisler açarlar. Konuştuklarında da, kalemi ellerine aldıklarında da bir şekilde kendilerini anlatmak için girizgâh arar ve bulurlar. Doğrudan olmasa bile ima ve işaretler ile kendi meziyetlerine dikkat çekerler. Bir resim yapacak olsalar mülahazaları şu olur: “Bir resim yapayım da millet nasıl resim yapılırmış görsün.” Bir yazı yazsalar aynı şekilde, “Bu çok güzel oldu, mutlaka görülmeli, okunmalı, takdir edilmeli” düşüncesine kapılırlar. Hatta yazı hakkında olumsuz kritikte bulunanlara hoş bakmazlar. Zat-ı Uluhiyet’in mübarek ve müteal ismini yazarken bile kendilerine bir hisse çıkarmaya çalışırlar. Kürsüye çıkıp Allah’ı anlatacak olsalar, asıl dertleri, O’nu ne kadar güzel anlattıklarını cemaate göstermek olur. Hatta bağırmaları, ellerini kürsüye vurmaları bile kendilerini ifadeye matuf olur. Sözle, yazıyla kendilerini ifade etmenin yanı sıra hayat tarzlarıyla, bindikleri arabalarla, yaşadıkları evlerle, kullandıkları eşyalarla da kendilerini ifade edebilirler. Bunları yaparken kibirlerine ve riyakârlıklarına kılıf bulmayı da ihmal etmezler. Bazen sun’î tevazu gösterir, bazen de bu iç hastalıklarını estağfirullahlarla gizlemeye çalışırlar.

Bu ruh illetine maruz hastalar, söz, tavır ve davranışlarıyla, yaşam tarzlarıyla sürekli kendilerini anlattıkları gibi, başkalarının da hep kendilerinden bahsetmesini isterler. Kendi kendilerini ifade etmeyi yeterli bulmayan bu hasta ruhlar, sürekli kendilerinin borazanlığını yapacak, sürekli onlardan bahsedecek birilerini yanlarında isterler, konumları el veriyorsa bunun için müesseseler bile tesis ederler. Konuşulan bir sözde, yazılan bir yazıda, telif edilen bir kitapta onlardan söz edilmiyorsa, bunların hiçbiri onlarca bir önem arz etmez.

Bu illetle malul zavallılar aynı zamanda hasetçi ve kıskanç tiplerdir. Başkalarının faziletlerinin konuşulmasından, öne çıkarılmasından fevkalâde rahatsız olurlar. Birileriyle yan yana geldiklerinde riyakârlık yapıp onları övseler de arkadan onların kuyusunu kazar, onları devirmek için ellerinden geleni yaparlar. Bu tipler kendi büyüklüklerini ifade adına sürekli başkalarının ayıp ve kusurlarıyla meşgul olurlar. Çevrelerinde devamlı çukur kazarlar ki kendileri yüksekte görünsün. Bütün bunlar, insana kaybettiren, onu helaket ve felaketlere götüren tavırlardır. Bu tür kimselerde mesâvî-i ahlak (ahlakî kötülük) adına ne arasanız bulabilirsiniz.

Kendini Sıfırlama ve Temrinatla Ruh-İrade Terbiyesi

Oysaki insanın övündüğü, kendini anlatma istikametinde kullandığı her ne varsa hepsi Allah’tandır. İnsan kariyer de yapsa, ilim irfan sahibi de olsa, mal mülk de edinse, farklı maharetlere de sahip olsa, bütün bunlar, Allah Teâlâ’nın ihsan ettiği kabiliyetlerin değerlendirilmesiyle ve Allah’ın insanın önünü açması neticesinde elde edilen şeylerdir. Kaldı ki bunların da ne ölçüde yerinde kullanıldığı, ne ölçüde değerlendirilebildiği sorgudan muaf değildir. Evet, üstüne basa basa söylemek gerekirse insanın Allah’tan gelen mevhibeleri, O’nu unutarak kendine mâl etmesi ve bunlarla kendini ifade etmesi bir yönüyle hak gaspıdır. 

Bu durumda insana düşen vazife, Rabbinin kendisine ihsan ettiği bütün istidat ve kabiliyetleri -kendini değil- Allah’ı anlatma yolunda kullanmak olmalıdır. Onun sesinden, sözünden, bakışından, duruşundan hep Zat-ı Ulûhiyet’e ait mânâlar dökülmelidir. Sözlerinden damla damla marifetullah ve muhabbetullah akmalıdır. Onu dinleyenlerin Allah’la münasebetleri güçlenmeli, aşk u iştiyakları artmalı, heyecanları tetiklenmelidir. Her konuşması âdeta bir münacat, bir tevhit, bir yakarış olmalıdır.

İnsanın kendini ifade etme zaafından kurtulması, genel anlamda ahlâk-ı âliye-yi İslamiyeyi, daha özelde ise tevazu ve mahviyeti tabiatına mâl etmesine, sık sık tekrar ettiğimiz ifadeyle ‘kendini sıfırlamasına’ bağlıdır. Bu da uzun süreli bir nefis terbiyesiyle elde edilebilecek bir seviyedir. Tevazu ve mahviyeti tabiatına mâl edemese bile insan bu konuda kendini zorlamalıdır. Kendini ifade etme iradî bir tavır olduğu gibi, bunu engelleme de yine iradeye bağlıdır. İradî olan şeyler yine iradeyle önlenebilir. Temrinat (alıştırmalar) yapa yapa bir süre sonra bunlar insan karakterinin bir parçası hâline gelir. Fakat o ana kadar insanın sürekli iradesini bu istikamette kullanması gerekir.

Allah’a inanan bir mü’min, ‘kendini ifade’ sayılabilecek her tavrı bir daha hortlamamak üzere toprağa gömmeli ve üzerine de ağır kayalar koymalıdır. Esasında tasavvuf geleneğinin gayesinin bu olduğu söylenebilir. Tekke ve zaviyelerde insanlara böyle bir nefis eğitimi veriliyordu. Çilelerle, riyazetlerle, seyr u sülûk-i ruhanîler ile hedeflenen şey, insanların benlik ve enaniyet kokan tavırlardan sıyrılarak güzel ahlâk ile bezenmeleriydi. Marifetullahın delillerini takip etmek suretiyle Allah’ı çok iyi tanımaları, bunun neticesinde de muhabbetullaha açılmalarıydı. Bu sayede her şeyin O’ndan olduğunun farkına varmaları, O’nun büyüklüğünü, O’nun karşısında da kendi küçüklüklerini görmeleriydi.

Hastalığın Megaloman Hali

Maalesef günümüzde insanlara böyle bir ruh terbiyesi verilemediği, nefisler ciddi bir tezkiyeye tâbi tutulamadığı, kalbler tasfiye edilemediği için enaniyetler daha çok ön plana çıkıyor. Çokları kendini ifade etme, kendinden bahisler açma adına fırsat kolluyor. Hatta bazılarında bu, tabiat hâline gelmiş durumda. Nefislerini, ağzına gem, sırtına eyer vurmak suretiyle dizginleyemeyen ve onu itaatkâr bir binek haline getiremeyen kimseler, sürekli onun sözcülüğünü yapıyor. Nefisler serazat (serbest) bırakıldığından rahatlıkla şahlanabiliyor, keyfince hareket edebiliyor. Çokları da nefislerine binek haline geliyor ve onun altında kalıp eziliyor.

Hele bir de insanın neş’et ettiği ortam buna açıksa; yani o ortamda insanlar kendilerini “kahramanlar yaratan bir ırkın ahfadı” olarak görüyor, sürekli mensup oldukları millete hamasi destanlar kesiyor ve başkalarına da tepeden bakıyorlarsa, böyle bir zeminde kendini ifade etme zaafı herkese sirayet edebiliyor demektir. İnsanlar farkına varmasalar da bu olumsuz atmosferden etkileniyorlar. Hatta daha dar dairede bir mezhebe, bir cemaate, bir müesseseye, bir mesleğe, bir üniversiteye mensup olma bile insanların kendilerini farklı ve üstün görmelerine yol açabiliyor, onların egolarını şişirebiliyor. Böylece her fırsatta kendi üstünlüklerini ve meziyetlerini anlatıyorlar. Bazen bu gurur ve bencillik o kadar büyüyor ki, topyekûn bir devletin, bir heyetin, bir camianın fertleri megaloman hâle gelebiliyor. Fakat herkes aynı hastalığa müptela olduğundan kimse durumun farkına da varamıyor.

İnsanın kendini başkalarından üstün görmesi, her fırsatta kendini öne çıkarması aslında nefiste bir illete işaret eder. Tıpkı beden gibi nefis de hastalanabilir. Maalesef günümüz insanlarının önemli bir kısmı nefsî hastalıklara müpteladır. Bedenî hastalıklara nispetle nefse ait hastalıkların tedavisi daha zordur, daha uzun zaman ve büyük gayret ister. Bunları tedavi etme adına psikologlara başvurulması gerektiği gibi, insan fıtratını iyi tanıyan mürşid-i kâmillere de başvurulmalıdır. Aynı hastalığa müptela kişiler birbirlerindeki problemi göremeseler de Allah’ın nuru ile bakabilen feraset sahibi müminler onların tavır ve davranışlarındaki sun’îlikleri, tekellüfleri, riya ve süm’aları fark edebilirler.

Aslında her insan; içinde riya, süm’a, gurur, fahir, kendini ifade etme gibi duyguların gelişmesine açık olarak yaratılmıştır. Bu bir yönden onun için imtihan unsurudur. Diğer yönden, bu duygulara kaynaklık eden hisler, aslında hayra da şerre de açıktır. İnsandan istenen, içinde oluşabilecek kötü duygulara karşı hep tetikte olmak, oluşanları iradesiyle baskı altına alabilmek ve mahiyetine yerleştirilen her şeyi hayra kanalize etmektir. İradesinin hakkını veren, nefsini ciddi bir tezkiyeye tâbi tutarak kendini sıfırlayabilen kişi, Nesimî ve Hallac gibi kendi varlığı üzerinde raks edebilir. 

Ebu Zer El-Gifârî

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Hazreti Osman’ın Ebu Zer el-Gıfârî’yi Rebeze denen yere gönderip, orada zorunlu ikamete tâbi tutması olayını nasıl anlamalı ve bundan ne tür dersler çıkarmalıyız?

Cevap: Daha çok Ebu Zer künyesiyle meşhur olan bu şanlı sahabinin asıl adı Cündeb İbn-i Cünâde’dir. Gıfar kabilesine mensuptur. Peygamber Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) risaletini ve davetini duyunca Mekke’ye gelerek iman etmiştir. Mekke’de ilk iman edenlerdendir, hatta dördüncü veya beşinci Müslüman olduğuna dair rivayetler vardır. İman ettiğini Kâbe’nin yanında ilan etmesi üzerine müşrikler tarafından dövülür. Hazreti Abbas’ın araya girmesiyle öldürülmekten kurtulur. Ancak ertesi gün tekrar aynı yere gidip imanını ilan eder ve başına yine aynı şey gelir. Bunun üzerine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), onu İslâm’ı anlatması için tekrar kabilesi Gıfar’a gönderir ve kendisine haber gelmedikçe tekrar Mekke’ye dönmemesini söyler. Kabilesine gittikten sonra öğrendiklerini anlatması ve yaşaması sayesinde kabile halkının yarısı Müslüman olur. Hazreti Ebû Zer, Uhud veya Hendek Savaşı’ndan sonra Medine’ye gelerek ashâb-ı suffeye dâhil olur ve Allah Resûlü ruhunun ufkuna yürüyeceği âna kadar da oradan ayrılmaz.

Efendimiz’in Firaseti ve Te’vil-i Ehâdis

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), Ebu Zerr’in yalnız yaşayıp yalnız vefat edeceğini bir mucize olarak Tebük Seferi esnasında haber vermiştir. O sefer esnasında devesi zayıf olduğu için Ebu Zer ordudan geri kalır. Devesinden ümidini kesince eşyalarını sırtlanır ve yaya olarak yoluna devam eder. Nihayet bir konak yerinde istirahate çekilen orduya yetişir. Uzaktan gelmekte olan kimsenin Ebu Zer olduğunu öğrenen Allah Resûlü şöyle buyurur: رَحِمَ اللَّهُ أَبَا ذَرٍّ يَمْشِي وَحْدَهُ وَيَمُوتُ وَحْدَهُ وَيُبْعَثُ وَحْدَهُ “Allah, Ebu Zerr’e merhamet etsin! O, yalnız yürür, tek başına ölür ve tek başına haşrolur!” (Hakim, el-Müstedrek, 3/53)

Ebu Zerr’in ileride başına gelecekler, Efendimiz’e vahiy yoluyla bildirilmiş olabileceği gibi O, gördüğü bu manzarayı hadiselerin dilini okuma yönünde kendisine bahşedilen bir firasetle de yorumlamış olabilir. Bu tür yorumlamaya Kur’an’ın ifadesiyle te’vîl-i ehâdîs denir. Bazıları, te’vîl-i ehâdîsi sadece rüya yorumu olarak anlar. Oysaki onun alanı çok daha geniştir. Günlük hayatımızda cereyan eden hâdiselerden çeşitli mânâlar çıkarmak da tevil-i ehadisin bir çeşididir. Meydana gelen olaylar aslında misal âlemine ait sembollerin gözle göreceğimiz şekilde vücut kazanmasıyla ortaya çıkar. Dolayısıyla tevil-i ehadis, misal âlemiyle şehadet âlemi, yani metafizik âlemle fizikî âlem arasındaki bu münasebetin sezilmesine, misalî sembollerin anlamlarının bilinmesine bağlıdır. Bu manaları anlayıp yorumlamak ise herkesin yapabileceği bir iş değildir.

Efendimiz’in (sallallâhu aleyhi ve sellem) tevil-i ehadisten yola çıkarak ortaya koyduğu pek çok yorum vardır. O, çevresinde olup biten hâdiseleri çok iyi okumuş ve bunlardan çeşitli mânâlar çıkarmıştır. Hatta bazı sahabilerin isimlerini değiştirmesine bile bu açıdan bakılabilir. Netice itibarıyla burada Nebiyy-i Ekrem, (aleyhi efdalu’s-salavati ve ekmelü’t-tahiyyat) Ebu Zer Hazretlerinin ordudan geri kalmasından, onun hâl ve tavırlarından yola çıkarak istikbalde zuhur edecek durumunu bildiren mucizevi bir beyanda bulunmuş ve bu ifadeleriyle bir karakterin ileride ortaya çıkacak genel durumunu haber vermiş olabilir.

Sahabe-i Kiram ve Onların Züht Anlayışı

Kur’ân, sahabe-i kiramı “sabıkûn-u evvelûn” olarak isimlendirmiş ve onlara farklı bir konum vermiştir. Dolayısıyla sahabe-i kiram hakkında konuşurken çok dikkatli olmalıyız. Onların başından geçenleri değerlendirirken mutlaka onların bu yüksek konumlarını göz önünde bulundurmalıyız. Genel anlamda sahabenin bu müstesna konumunun yanı sıra Hazreti Ebu Zer, ashab-ı kiram arasında, şahsî yaşantısıyla, zühdüyle ve dinî hassasiyetiyle öne çıkanlardan biridir. Müslümanlığı hep önde götürmüş ve çıtayı hep yüksek tutmuştur. Öyle ki Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), bir hadislerinde “Ebu Zer yeryüzünde Îsâ b. Meryem’in zühdüyle yürür.” buyurmuştur. (Tirmizî, Menâkıb 35)

Ebu Zer Hazretleri, hayatını tam bir züht ve takva içinde yaşamıştır. Dünyaya ve dünya malına asla önem vermemiştir. Ona göre bir insan sadece iki maksat için dünyalık peşinde koşabilir; birincisi ailesine helal rızık temin etmek, ikincisi ise ahiret hesabına Allah yolunda infakta bulunmaktır. Dolayısıyla ihtiyaç fazlası biriktirilen para ve malları “kenz” (dünya hırsıyla biriktirilen, stoklanan mal/servet) olarak görmüş ve servet sahiplerini bu hususta ikaz etmiştir.

O, kimseden sözünü esirgemeyen, doğru bildiği hakikatleri her yerde haykıran bir karaktere sahiptir. Özellikle Şam’da kaldığı dönemde Müslümanların servet sahibi olmalarından, rahat ve rehavet içinde yaşamalarından ciddi rahatsızlık duymuş ve bu rahatsızlığını her yerde dile getirmeye başlamıştır. Onun bu sözleri, bazı kimseler tarafından memnuniyetle karşılansa da büyük bir kesimi de rahatsız etmiştir.

Dönemin Şam valisi Muaviye de Ebu Zerr’in eleştirilerinden ve ikazlarından nasibini almıştır. Ebu Zer, haksızlık yaptığı, yakınlarını kayırdığı ve lüks içinde yaşadığı gerekçesiyle Hazreti Muaviye’ye sert ikazlarda bulunmuştur. Hatta bir seferinde dayanamayıp ona bir tokat dahi atmıştır. Bu sert çıkışlarından sonra Muaviye de onu önce ileri gelen sahabilere şikâyet etmiş, netice alamayınca da durumu bir mektupla dönemin halifesi Hazreti Osman’a bildirmiştir. Devlet adına yer yer oldukça sert kararlar verse de şahsına yöneltilen itiraz ve sorgulamalar karşısında Muaviye’nin oldukça hoşgörülü davrandığı söylenebilir. Bugün siz değil bir valiye, onun kapıcısına bile böyle bir muamelede bulunsanız sizi kapı dışarı ederler veya hakkınızdan gelirler.

Durumdan haberdar edilen Hazreti Osman, Ebu Zerr’in Medine’de kalmasını ister. Fakat o, burada da aynı eleştirilerini devam ettirir. Herkesin kendisi gibi züht içinde bir hayat yaşamasını ister. Temel ihtiyaçlarından arta kalan malları infak etmeleri gerektiğini söyler. Mal sahiplerine Kur’ân’ın şu âyetini okur: “Altını, gümüşü yığıp Allah yolunda harcamayanlar var ya, işte onları acı bir azabın beklediğini müjdele! Yığılan bu altın ve gümüş Cehennem ateşinde kızdırılarak, bunlarla onların alınları, yanları ve sırtları dağlanacağı gün onlara, ‘İşte sizin biriktirip durduklarınız! Haydi tadın bakalım biriktirdiğiniz o şeyleri!’ denilecektir.” (Tevbe Sûresi, 9/34-35)

Hassas Yaşama ve Emre İtaat

Ebu Zer Hazretlerinin bu sözleri, toplum içinde ciddi rahatsızlığa ve sarsıntıya yol açar. Gelen şikâyetler üzerine Hazreti Osman, Ebu Zerr’i yanına bir miktar deve ve iki hizmetçi de vererek Rebeze’ye gönderir ve onun burada yaşamasını ister. Ayrıca kendisine yetecek kadar maaş bağlar. İhtiyaçlarını karşılaması için Medine’ye gelip gitmesine de müsaade eder. Bazı rivayetlerde Ebu Zerr’in kendi isteğiyle Rebeze’ye gittiği de ifade edilir. Ömrünün son iki yılını burada geçirir. Bu süre zarfında yönetim aleyhtarları kendisine gelerek halifeye isyan teklifinde bulunurlar. Ancak o, bu tür teklifleri şiddetle reddettiği gibi, onlara da halifeye bağlı kalmalarını tavsiye eder.

Hayatını büyük bir hassasiyet içinde yaşayan, dünya malına önem vermeyen ve aynı zamanda son derece hakperest olan Ebu Zer, gerektiğinde emre itaat etmesini de bilir. Bu yüzden vefat edeceği âna kadar Rebeze’de kalır. Efendimiz’in haber verdiği gibi yalnız yaşar, yalnız vefat eder ve yalnız defnedilir. Muhtemelen onun halifenin sözünün dışına çıkmamasında Efendimiz’in kendisine hitaben söylediği bu sözlerin de etkisi olmuştur. Vefat ettiğinde yanında cenaze namazını kılacak ve defin işlemlerini gerçekleştirecek kimse yoktur. Hanımının oradan geçmekte olan bir kafileye haber vermesiyle onlar tarafından cenaze namazı kılınmış ve Rebeze’de bir yere defnedilmiştir.

Farklı derinliklere sahip olan Hazreti Ebu Zer, dinin emirlerine sımsıkı bağlı kalmış, dinî yaşantısında çıtayı çok yüksek tutmuş, dünyayı istihkar etmiş, hayatını zühd ve takva üzerine kurmuş ve ölene kadar da çizgisini korumuş, bu yüzden de Allah Resûlü’nün övgüsüne mazhar olmuş şanlı bir sahabidir. Bu ölçüde zühd, takva ve vera anlayışını maalesef ki kaybettik. Şahsen ben, şimdiye kadar Ebu Zer ayarında bir Müslümanla karşılaşmadım. Onun anladığı, hazmettiği, içine sindirdiği mânâda zühd ve vera’a kilitlenmiş birini tanımadım. Hayatını Muhâsibî, İbrahim İbn-i Ethem, Fudayl İbn-i İyaz çizgisinde götüren, malı mülkü çok rahatlıkla elinin tersiyle itebilen birini bu gözler görmedi ne yazık ki! Zühd ve vera, insanın hem sinesinde hem de şahsi hayatında aranır. Hakiki mânâda zâhid olan kimse, dünyalık namına kaybettiği şeylere üzülmediği gibi, kazandıklarına da sevinmez. Bütün hayatını da bu anlayış üzerine bina eder. Bir kimse günde iki üç defa yemek yiyorsa, kat kat elbiselere sahipse, rahat bir evde yaşayıp rahat döşeklerde yatıyorsa onun zühdden bahsetmesi çok da gerçekçi olmayabilir. Bu sebeple bugün şurada burada pek çok “mütezâhid” (zahid geçinen) olsa da gerçek mânâda zahid göstermek çok zordur. 

Dinin Emirlerinde Objektif Kalabilme

Meselenin diğer boyutuna gelince, Hazreti Ebu Zerr’in bütün bu faziletleri müsellem olmakla beraber, Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) ve nübüvvetin birinci dereceden varisleri olan Hulefa-i Raşidîn efendilerimizin yerleri ayrıdır.

Raşid Halifeler, sosyal hayatın realiteleri, bu realitelerin de kendine göre bir kısım problemleri olabileceğini çok iyi biliyor ve meseleyi dengede götürme adına helal dairesini kendi genişliğiyle ele alıyorlardı, daraltmıyorlardı. Azami zühd ve azami takvayı esas tutmak ve kendi şahsi hayatlarını da buna göre dizayn etmekle birlikte, dinin mubah kıldığı çerçeve içinde kalmak şartıyla insanların dünyadan istifadesinin, ruhsatları değerlendirmelerinin de önüne geçmiyorlardı. Eğer işleri Ebu Zerr’in takva anlayışına ve onun zühd düşüncesine göre götürmeye kalksalardı, insanları üstesinden gelemeyecekleri bir dinî yaşantıyla yükümlü tutmuş olurlardı. Çünkü bu, herkesin yürüyebileceği bir yol, herkesin altından kalkabileceği bir yük değildir.

Din-i Mübin-i İslâm insanlığa sunulurken onun objektif hükümleri öne çıkarılmalıdır. Bir insan kazandığı malların kırkta bir zekâtını, onda bir öşrünü ve kendisine terettüp eden daha başka mâlî sorumluluklarını yerine getiriyorsa, artık onun malına mülküne karışmaya kimsenin hakkı yoktur. Nitekim Allah Resûlü de birçok hadislerinde mümin olmanın, Allah ve Resulü’nün zimmetine (himaye ve korumasına) girmenin şartı olarak namaz, oruç, zekât, hac gibi dinin objektif hükümlerini saymıştır. Dinin temel emir ve yasaklarına uymak suretiyle Allah ve Resulü’nün zimmetine giren birinin hayatına müdahale edemezsiniz.  Üstelik Ebu Zerr’inki gibi bir züht ve takva anlayışının herkese dikte edilmesi, maddî ve ekonomik güçten mahrumiyeti de beraberinde getirebilir. Zira böyle bir anlayış, pek çoklarını say u gayretten alıkoyabilir, onların çalışma azmini kırabilir ve onları miskinliğe sevk edebilir.

Bazı kimseler şahsî hayatları itibarıyla azamî züht, azamî takva diyebilir ve dünyayı ellerinin tersiyle itebilirler. Kendileri için benimsedikleri bu hayat tarzını başkalarına da tavsiye edebilirler, etmelidirler. Fakat yaşadıkları bu zahidane hayatı başkalarına dayatmamalı, kendilerine benzemeyen, kendileri gibi olmayan insanları ta’n u teşnide bulunmamalıdırlar (ayıplamamalıdırlar). Esasında Raşit Halifeler de çok zahit yaşamıştı. Hazreti Ömer, halkın yoksul tabakası ne yiyor ne içiyorsa onları yiyip içiyordu. Hayatını buna göre programlıyordu. Ancak onlar kimsenin mal kazanmasına sınır koymuyor, kimseyi kendileri gibi yaşamaya zorlamıyorlardı. O dönemde, büyük servete sahip çok sayıda insan vardı.

Bu değerlendirmeleri yaparken inşaallah o büyük ruhu rencide edici bir ifade kullanmamışımdır. Kendi hassasiyetleri ve dinî duruşu itibarıyla ona karşı çok derin bir saygım vardır. O, şahsi hayatı adına ideal bir Müslüman, bir insan-ı kâmildir.

Rabbim, zühdün, takvanın, dünyayı istihkarın unutulduğu günümüzde, neslimize de içlerinden nice Ebu Zer’ler çıkarmayı nasip etsin. Nefsimizi, neslimizi, azami zühd, azami takva, azami ihlas ve daimi hizmet düşüncesiyle serfiraz kılsın.

Vazifeye Devam

Herkul | | KIRIK TESTI

Allah Teâlâ bizimle olduktan sonra her şey bize güzeldir. O yüzden dualarımızda sürekli “Allah’ım beni Sensiz bırakma!” diye yalvarmalı ve bunu vird-i zebân etmeliyiz. Onsuzluk Cehennem’den daha acıdır. O’nsuz bir insanın huzur ve itminan içinde yaşaması mümkün değildir. Böyle biri hayatını hafakanlar içinde geçirir, streslerle boğuşur. Buna mukabil Allah’a inanan ve O’nunla beraberlik hissi içinde yaşayan kimse zindanlarda da olsa Cennet bağlarında ve bahçelerinde geziniyor gibi huzur içindedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerim bizlere kalblerin ancak Allah’ı zikretmekle itminana ereceğini, huzura kavuşacağını haber verir. (Ra’d Sûresi, 13/28)

Zat-ı Ulûhiyet’in söz konusu olduğu yerde başka her şey tâli (ikincil) kalır. Hatta tâli demek bile onlara karşı bir önem atfetme anlamına gelir, ‘tâlinin tâlinin tâlisi’ diyebiliriz. Evet, dünya ve ona ait işler Allah’ın rızasının yanında gerilerin gerisinde kalır. Dolayısıyla dünya için tûl-i emele, büyük beklentilere girmeye, hırs göstermeye, tamah etmeye değmez. Asıl marifet, müstağni bir hayat yaşayabilmek, Allah’ın rızasını elde edebilmek, O’ndan razı olmak ve ihsan ettiği şeylere kanaat edebilmektir. Dünya baş döndürücü bütün güzelliğiyle, debdebesiyle ve ihtişamıyla karşımıza çıksa ve biz, ona sahip olma imkânı elde etsek, önce bunda Allah’ın rızasının olup olmadığına bakmalıyız. Allah’ın rızası yoksa rahatlıkla onu elimizin tersiyle itebilmeli, kaldırıp bir kenara atabilmeliyiz.

Ancak üzülerek ifade etmek gerekirse biz, zaman içinde bu ulvi mülâhazaları yitirdik. Raşit Halifeler kendi ruhlarının ufkuna kanat açıp yükseldikten sonra, Allah’la münasebet adına kazanımlarımızı ve maneviyattaki derinliğimizi kaybetme vetiresine girdik. Günümüze gelinceye kadar düşünce dünyamızın ışıkları yavaş yavaş kısıldı. Bazen saltanat ve debdebe başımızı döndürdü. Özellikle beşinci asırdan sonra dünyaya karşı tavır alıp Allah’a yönelmede ciddi bir durağanlık yaşamaya başladık. Belli dönemlerde yeni bir hareketlilik oldu, ufkumuz aydınlandı.. bazen bir alaca karanlığın bastırması.. sonra yeniden bir ışık ve gözlerin hakikate açılması… derken bugünlere kadar geldik.

Özellikle bir iki asır öncesinden başlayarak günümüze gelinceye kadar şiddetlenen bir şekilde bir ifritten çağ yaşadık; bütün bütün kendi değerlerimizden, ruh ve mana köklerimizden uzaklaştık. Dolayısıyla da bir süre sonra değerler yetimi hâline geldik. Daha da kötüsü yitirdiğimiz bu değerleri tekrar elde etme konusunda bizi sonuca götürecek ciddi bir ceht ve gayret de ortaya koyamadık.

Günümüzde Müslüman görünen, camiye gelen, namaz kılan nice kimseler vardır ki dünyayı asıl hedef hâline getiriyor, dünyaya çakılı bir hayat yaşıyorlar. Hatta âhiret diyen, Allah rızası diyen, adanmışlık diyen insanları yer yer eleştiriyor ve “Siz gönlünüzü çok ötelerdeki şeylere bağlamışsınız. Bu dünyadaki yaşayışı kulak ardı etmişsiniz.” diyorlar. Yani bir yönüyle şeytanın sözcülüğünü yapıyor, nefsin hırıltılarını dile getiriyor, inançsızlar gibi konuşuyorlar.

Evet, çok ciddi bir savrulma yaşıyoruz. Bütün bu olumsuzluklara rağmen kaybedilen değerlerin yeniden kazanılması imkânsız değildir, ancak bunun için sağlam bir silkinme gerekmektedir. Bu yolda azmederseniz, etrafa diriliş esintileri sunarsanız Allah bugüne kadar kaybettiğiniz değerleri yeniden ihyâ eder. Bizim asıl vazifemiz de bu olmalıdır. Hiçbir şey bizi yürüdüğümüz bu yoldan alıkoymamalıdır.

Zalimlerin muvakkat tasallutları ve zulümleri karşısında paniğe kapılmaya gerek yok. Hangi devirde zalimler uzun boylu payidar olmuştur ki bugün bize musallat olanlar payidar olsunlar. Allah’ın inayetiyle onlar da bir gün hazana maruz yapraklar gibi savrulup gidecekler. Allah’a dayanıyor, güveniyor ve O’na karşı ahd ü peymanınızı her an yeniliyorsanız yenilmezsiniz. Kimse sizin sırtınızı yere getiremez.

Falanın filanın yapıp ettiği şeylere ve söylediği sözlere takılır, düşünme güç ve enerjimizi bunlara harcarsak yeni bir ihyâ adına alternatif yollar oluşturamaz, yol alamayız. Kim ne yaparsa yapsın, biz kendi işimize bakmalıyız. Mâlâyani şeylerle meşgul olup zamanımızı israf etmemeliyiz. Cenab-ı Hakk’ın bize bahşettiği imkânları rantabl olarak kullanmaya çalışmalıyız. Yaşananlardan ders alarak, hayır adına samimi duygularla ortaya konan farklı düşünceleri yerinde değerlendirerek, ceht, gayret ve aktivitelerimizi ikiye, üçe katlamalıyız. Biri on, onu yüz, yüzü bin yapmanın yollarını aramalıyız. Bizim için bir insanın gönlüne girebilmek, ruhumuzun ilhamlarını onun gönlüne boşaltabilmek dünyadaki en değerli iştir.

İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem), “Gariplere müjdeler olsun!” dedikten sonra onların özelliklerini şöyle ifade ediyor: “Onlar ki elin âlemin fesat çıkardığı, bozgunculuk yaptığı bir dönemde bütün bozulmaları tamir ve ıslah eden kimselerdir.” Evet onlar, kalbleri, ruhları, duygu ve düşünceleri ıslah eder, düzeltirler. Bu işi yaparken de kimin ne dediğine aldırış etmezler. Birisi tükürük atmış, diğeri diş göstermiş, öbürü ısırmış; takılmazlar bunlara. Bilakis bunları yürüdükleri yolun hususiyetlerinden sayarlar. Biz karşılaştığımız olumsuzluklar karşısında frene basar, duraklar, hız kesersek uğruna baş koyduğumuz mefkûremizi gerçekleştiremeyiz. Saldıran, iftira atan, hakaret eden insanların ne dediğiyle gereğinden fazla meşgul olursak dünya kadar zaman israfına girmiş oluruz. Oysaki yapacak çok işimiz var, israf edecek bir saniyemiz bile yok. Hal böyleyken vaktimizi şurada burada zayi etmemiz, yediğimiz içtiğimiz şeylerdeki israftan çok daha büyük günah olur. Dinimiz, imanımız, irfanımız, aşk u iştiyakımız adına bize bir şey ifade etmeyen mâlâyaniyat karşısında saatlerimiz eriyip gitmemeli. Allah’ın bize bahşettiği nöronlarımızın her birini pozitif şeylerde çalıştırmalı, gaye-i hayalimiz istikametinde kullanmalıyız.

Tekrar başa dönecek olursak, bizim asıl meselemiz bellidir ki o da Allah’ı tanıma, sevme, sonra da O’nu bütün âleme tanıtma ve sevdirmedir. Farklı bir tabirle, insanların ufkunu, gözünü açma, onların kalbleriyle Allah arasındaki engelleri bertaraf ederek gönüllerin Allah’la buluşmasını sağlamadır. Dünyada bundan daha önemli bir iş yoktur. Bir insanın bizim elimizle hidayete kavuşması, gözünün hakka ve hakikate açılması ve kalbinin Allah’a imanla çarpması bizim için üzerine güneşin doğup battığı her şeyden daha değerlidir. Bir gönlü fethetmek İstanbul’un fethinden daha büyüktür. Eğer işimizin, hedefimizin bu olduğuna inanıyorsak bütün zihnî melekelerimizi bu istikamette çalıştırmalıyız. Bunun yanında tâli kalacak meselelerle meşgul olmamalı, hiç vakit kaybetmemeliyiz. Zira büyük işler varken küçük şeylerle meşgul olmak, küçük insanların işidir.

Uğruna baş koyduğumuz davanın, zaman ve emek harcadığımız işlerin rıza-i ilahîye muvafık ve insanlık adına yararlı olduğunu düşünüyorsak, sağdan soldan gelen toslamalar karşısında yol ve yön değiştirmeden yerimizde sabit kadem kalabilmeliyiz. Yaptığınız işlerin gayeye uygun olup olmadığından yana en küçük bir tereddüt içindeyseniz kafa kafaya verin, ortak akla müracaat edin ve yürüdüğünüz yolu bir kere daha gözden geçirin. İşin içinde bir hata olup olmadığını kontrol edin. Ortaya koyduğunuz projelerin, açtığınız müesseselerin, icra ettiğiniz aktivitelerin, dinin muhkematına uygun olup olmadığına, insanlığın ihtiyaçlarına cevap verip vermeyeceğini bir kere daha gözden geçirin. Hatta size haksızca saldıran insanların dillerine doladıkları hususları bile ele alın. Bütün bunları on kere test ettikten, gözden geçirdikten sonra yürüdüğünüz yolun doğru olduğuna, sizi yolunuzdan döndürmek isteyen kimselerin yaptıkları şeylerin zulüm ve haksızlık olduğuna, yaptığınız hizmetlerin de insanlık adına büyük hayırlar vaat ettiğine inanıyorsanız işte o zaman size düşen vazife, duruşunuzu korumak, yerinizde sapasağlam durmak, yaptığınız hizmetleri katlayarak devam ettirmektir. Bu noktada duruşunuzu sağlamlaştırma gayreti içinde iken yine boş durmaz; aldanmış ve aldatılmış insanlara kendinizi doğru ifade etmeyi, yaptığınız işlerin mahiyetini anlatmayı ve ifsat edilen zihinleri yeniden ıslah etmeyi de ihmal etmemelisiniz.

Tarih Şuuru

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Geçmişte yaşanmış husumete sebep olacak konuları gündeme getirmeden nesillere tarih şuuru nasıl kazandırılabilir?

Cevap: Geçmişsiz bir gelecek inşa edilemez. Zira bir millet için geçmiş bir kök, bir temel gibidir. Gelecek ancak onun üzerine inşa edilebilir, onun üzerinde dal budak salabilir. Bu yüzden Ziya Gökalp’in, “Harabîsin, harabatî değilsin, Gözün mazidedir, âti değilsin!” şeklindeki sözlerine Yahya Kemal, “Ne harâbî ne harâbatîyim, Kökü mazide olan âtiyim.” veciz ifadeleriyle cevap verir. Yahya Kemal’in cevabı manidardır, çünkü sağlıklı bir gelecek inşa etmek isteyen nesillerin mutlaka kökleriyle irtibatlarını korumaları gerekir.

Bizi biz yapan, sahip olduğumuz değerlerimizdir, ruh ve mânâ köklerimizdir. Bunları bir blokaj olarak kullandığımız, sırtımızı bunlara dayadığımız dönemlerde gökdelenler gibi yükselmiş, devletler muvazenesinde denge unsuru olmuş, âleme sözümüzü dinletmişiz. İrlanda adalarından Fransa’ya, oradan Hint Okyanusu’na kadar yeryüzünde bir huzur döneminin yaşanmasına vesile olmuşuz. Üzerinde bir âbide gibi yükseldiğimiz çok sağlam köklerimiz, kendisiyle iftihar edeceğimiz bir mazimiz var. Bunu görmezden gelemeyiz.

Evet, geçmişi inkâr ederek, geçmişe sırt çevirerek bir gelecek inşa edemeyiz. Çünkü bizim değerler mecmuamızın nüveleri geçmiştedir: O nüveleri bizim gönüllerimize saçan da enbiya-i izam (aleyhimüsselam) ve enbiya-i izamın sultanı İnsanlığın İftihar Tablosu’dur (sallallâhu aleyhi ve sellem). Onlardan sonra ise Raşit halifeler, sahabe-i kiram, tâbiîn-i fiham, müçtehidîn-i izam, müceddidîn-i kiram… Bütün bu büyük zatlar bir yönüyle bizim köklerimiz sayılır. Onları görmezden gelme bizi bir çeşit köksüzlükle karşı karşıya getirir. Onlardan koptuğumuz zaman, köksüz ağaçlara veya rüzgârın önünde savrulup duran, dalından kopmuş yapraklara döneriz. Şiddetli bir rüzgâra maruz kaldığımızda ne zaman, nerede devrileceğimiz veya nereye savrulup gideceğimiz belli olmaz. En şiddetli fırtınalar karşısında bile yerimizde sabitkadem olmak, sonra da etrafa diriliş esintileri sunmak istiyorsak o sağlam köklere sıkıca tutunmalıyız.

Köklerinden uzaklaşmış ve mazisini kaybetmiş toplumlar istikrarlı ve kararlı bir şekilde yollarına devam edemezler. Ayaklarını sabit bir zemine basamadıkları için zıp orada zıp burada dolaşır dururlar. Bugün birinin ardından yarın öbürünün ardından giderler. Bu tür toplumlar tıpkı yerini yönünü belirleyememiş fertler gibi kararsızdırlar. Günün şartlarına ve konjonktüre göre hâlden hâle girer, bugün doğru dediklerine yarın yanlış derler. Bir gün bir felsefenin veya ideolojinin savunuculuğunu yaparlar, öbür gün bir başkasının. Bugün şu dünya görüşünü benimserler, yarın öbürünü. Çünkü zamanı bir dantela gibi üzerinde örebilecekleri sabit atkılardan, temel disiplinlerden yoksundurlar. Bir milli ruh dantelası örülecekse, bu ancak sabit bir kısım disiplinler üzerinde olabilir. Yeniden ruhumuzun heykelini ikame etmek istiyorsak bunu ancak ruh ve mânâ köklerimiz üzerinde, bizi biz yapan değerlerimiz etrafında yapabiliriz. Bizim kültür mirasımızın temel kaynakları; en başta edille-i şer’iyye-i asliyyeye (Kitap, Sünnet, icma, kıyas), ardından da yine selef-i salihînin safiyane ve samimane içtihatlarının kaynaklarından olan istihsan, ıstıshab, masalih-i mürsele, sedd-i zerâi gibi edille-i şeriyye-i fer’iyyeye, kelâm, tasavvuf gibi disiplinlere  dayanır.

Elbette bizim geçmişimizi, kültürümüzü, değerlerimizi oluşturan başka zenginliklerimiz de vardır. Aklın ürünü olan, vicdanın enginliğiyle keşfedilen, tecrübelerle ortaya çıkarılan, bilimin imkânlarıyla elde edilen kazanımlar; geçmiş ümmetlerden, atalarımızdan bize miras kalan geleneklerimiz, örflerimiz, âdetlerimiz bulunmaktadır. Bütün bunlar bir yandan zamana göre yorumlanmış diğer yandan da temel prensipler diyebileceğimiz “ümmühât” ve “muhkemât”ın filtresinden geçirilmiştir. Kur’ân ve Sünnet’e aykırı olan, zamanın ruhuna uymayanlar elenmiştir.

Ruh ve mânâ köklerimiz derken, mazi şuurundan bahsederken, geçmişle irtibatın korunmasını tavsiye ederken işte bütün bunları ve bunlar üzerinde şekillenen bir kültür ve medeniyetin temel değerlerinin korunmasını, günümüzü ve geleceğimizi kurarken bunları bir temel ve zemin olarak kullanmayı kastediyoruz. İşte bu anlamda tarih şuuruna sahip, aynı zamanda yaşadıkları çağı da idrak eden fertler ve toplumlar gelecek vadederler. Onlar, yerin derinliklerine kök salan ve semalara doğru dal budak veren ihtişamlı ağaçlar gibidirler. Kökleri sağlam olduğu için ne fırtınalardan etkilenirler ne de tsunamilerden. En şiddetli kasırgalar bile onları yerlerinden söküp atamaz. Aradan geçen asırlar, kökü sağlam böyle bir ağaca zarar veremez. Zamanın değişmesi, asırların başkalaşması onu kurutamaz. O, Kur’ân’da zikredilen “şecere-i tayyibe (güzel ağaç)” (İbrahim sûresi, 14/24-25) misali dönemin şartlarına, konjonktürün gereklerine, zamanın yorumuna ve insanlığın ihtiyaçlarına göre her mevsim farklı farklı meyve verir.

Mazilerinden kopan kişi ve toplumlara gelince onlar köksüz ağaçlar gibidirler. Yerlerinde sabitkadem duramazlar. Bugünlerini zayi ettikleri gibi geleceklerini de karartırlar. Her şeyi bugüne göre yaşarlar. Onlara bir yönüyle âtisiz insanlar gözüyle bakılabilir. Çünkü sağlam bir geçmişe bina edilmeyen hamlelerin geleceği de olmaz.

Geçmişteki Düşmanlıkları Eşelememe

Soruda, nesillere tarih şuuru verelim derken geçmişte yaşanan kavgaların tekrar hortlatılmamasına dikkat çekiliyor ki bu son derece önemlidir. Kendimizi ister haklı ister haksız görelim, geçmişte yaşanan olumsuzluklar günümüze taşınmamalı, taşınıp yeni düşmanlıklara yol açılmamalıdır. Farklı sebep ve saiklerle geçmişte büyük savaşlar patlak vermiş, büyük içtimai hadiseler yaşanmış ve bunlar ağır trajedilere yol açmıştır. Yer yer kitle psikolojisi harekete geçirilmiş, yer yer kin ve nefretler hortlatılmış, yer yer farklılıklar kavga sebebi yapılmış ve neticede nice çatışmalar ve bu çatışmaların sonucunda da nice mağduriyetler, mazlumiyetler, mahkûmiyetler yaşanmıştır.

Bugün bize düşen, bunları eşelemek suretiyle yeni düşmanlıklar oluşturmamaktır. Mümkün mertebe geçmişte yaşanan olumsuz hâdiseleri yeni kavga vesilelerine dönüştürmemeliyiz. Bir dönemde birileri sizin canınızı, ırzını, malınızı tehdit etmiş, yerinizi yurdunuzu işgal etmiş, sizi arkadan vurmuş olabilir. Bunları dillendirmek suretiyle atalarının yapmış olduğu bir kısım hatalardan ötürü bugünün insanlarını suçlamanın kimseye bir faydası yoktur. Aksine bu tür ithamlar, atf-ı cürümler insanlardaki kin ve nefret duygularını tetikleyecek, onları husumete sevk edecektir. Kinlerin, gayzların, düşmanlıkların ortaya çıkmasına sebep olacak ne kadar husus varsa bunların tamamını tarihin bağrına gömmeli ve üzerine de kocaman kocaman kayalar koymalıyız.

Tarihte yaşanmış bazı olayları unutup hazmetmek elbette kolay değildir. Bir kısım tali’siz hâdiseleri düşündüğümüzde tabiî olarak içimiz sızlar, yüreğimiz burkulur. Bazı kötülükleri, ihanetleri, işgalleri sorgulamaktan kendimizi alamayız. İster istemez bunların faillerine karşı öfke duyar, neden şunları yaptılar, neden bunları yaptılar, deriz. Fakat bunların dedikodusuyla meşgul olup âlemi tahrik etmek ve yeni düşman cepheler oluşturmak yerine, yaşananlardan ders alıp aynı şeylerin tekrar etmemesi adına bugünün dünyasında bize düşen şeyleri yapmalıyız.

Evet, tarih şuuruna sahip olmakla, tarihte yaşanan hâdiseleri yeni kavga vesilelerine dönüştürmemek birbirine karıştırılmamalıdır. Derlenip toparlanabilmemiz, yeniden ruh ve mânâ köklerimizin üzerinde doğrulabilmemiz adına tarih şuuruna sahip olmamız çok önemli olsa da, geçmişten günümüze getireceğimiz şeylerin bize ve başkalarına faydalı olmasına riayet etmek de bu yolun erkânındandır. 

Öte yandan, hâl ve tavırlarımızla, söz ve düşüncelerimizle güzergâh emniyetini de tehlikeye atamayız. Yürüdüğümüz yollarda karşılaşacağımız insanları birer canavar hâline getirmek ve üzerimize saldırtmak hiç akıllıca olmayacaktır. Zira kinlerin, nefretlerin, gayzların, öfkelerin şimdiye kadar insanlığa bir şey kazandırdığı görülmemiştir.

Bizler geleceğin dünyasında kavga değil huzur istiyor ve bu istikamette hareket ediyoruz. Bunun için herkesle iyi geçinmek zorundayız. Yeni hasımlar oluşturma bir yana, bir şekilde bize husumeti olan insanları bile dost hâline getirmenin yollarını aramalıyız. Bağrımız herkese açık olmalı. Öyle bir engin vicdana sahip olmalıyız ki oraya giren kimse ayakta kalacağı endişesine kapılmamalı. İnsanlarda bu hissi uyarma adına ne yapılması gerekiyorsa yapmalıyız. Korkunç silahlarla insanlığın farklı canavarlıklar sergilediği bir dönemde bir barış dünyası kurulamaz; sevgi, hoşgörü, kardeşlik, sulh gibi değerler tesis edilemezse insanlık, içinde yaşadığı şu güzelim küre-i arzı kendi başına yıkabilir, kendi kıyametini kendi eliyle koparabilir.

Cenab-ı Hak, bütün bunları realize etmeyi bize nasip eder mi etmez mi, bilemiyoruz. Esasen bu bizim vazifemiz de değil. Biz yaşadığımız sürece konumumuzun hakkını vermekle, sırtlandığımız emanetin sadık bir emanetçisi olmakla mükellefiz. Bu emaneti götürebildiğimiz yere kadar götürür, sonra da arkadan gelecek nesillere teslim ederiz. Bugüne kadar herkes nasıl kendi ufkunun enginliği ölçüsünde hayır adına ortaya bir şeyler koymuşsa biz de aynısını yaparız. İnsanlığın huzur içinde yaşamasına giden yoldaki engelleri bertaraf etmeye, bela ve musibetleri minimize etmeye çalışırız. Elimizden gelen her şeyi yaptıktan sonra da Rabbimize tevekkül eder, O’nun inayetine sığınır, “Görelim Mevlâ neyler.. neylerse güzel eyler!” diyerek Mevlâ-yı Müteâl’in icraat-ı sübhaniyesini seyre dururuz…

***

Not: Bu yazı, 7 Haziran 2015 tarihlerinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Cebrî Hicret ve Cihad

Herkul | | KIRIK TESTI

Kur’ân-ı Kerim pek çok âyet-i kerimede hicret üzerinde durur; hicreti emreder, hicret eden mü’minleri metheder. Zira İslâm davasının etraf-ı âlemde neşv ü nema bulması adına hicretin çok önemli bir fonksiyonu vardır. Hicret eden insanlar gittikleri yerlerde farklı insanlarla münasebete geçebilir, önemli açılımlara vesile olabilirler. Nitekim Kur’ân’ın konuyla ilgili emirlerini çok iyi anlayan sahabe-i kiram, atın, katırın, devenin sırtında uzak diyarlara göç etmiş ve gittikleri yerlerde mübarek dinlerini, değerli kültürlerini, dinî düşüncelerini bayraklaştırmak için âdeta yarış yapmışlardır. Onlardan sonra nice hak dostları, nice mürşitler çadırlarını bineklerinin üzerine yüklemiş, farklı diyarları gezmiş ve gittikleri yerlerde irşat vazifelerini eda etmişlerdir. Aylarca sürecek meşakkatli yolculuklar, yolculukta karşılaşacakları tehlikeler onları ruhlarının ilhamlarını, yüce değerlerini başkalarına ulaştırmaktan alıkoymamıştır. Onların bu ceht ve gayretleri sayesindedir ki Müslümanlık kısa bir zaman dilimi içinde geniş coğrafyalara yayılmıştır.

Ne sahabe-i kiram ne de onların yolundan giden hak dostları hiç durmamış, hep hareket halinde olmuşlar. Çünkü bilmiş ve inanmışlar ki, -tıpkı merkezkaç kuvvetiyle düşmekten kurtulan nesneler gibi- düşmeyip ayakta kalmaları, hareket etmelerine bağlıdır; durdukları zaman düşerler, dökülürler; dökülürlerse ayaklar altında kalır, ezilirler. Tıpkı günümüzde İslâm dünyasının hal-i pür-melâli gibi. Dökülmemek için hareket etmek gerekir.

Günümüzün karasevdalıları da aynı duygu ve düşüncelerle dünyanın farklı ülkelerine açıldılar. Gittikleri yerlere kendi değerlerini, kendi kültürlerini götürdükleri gibi, oralarda da karşılaştıklarından alacaklarını aldı, kültürlerini daha bir zenginleştirdiler. Çok önemli oluşumlara, açılımlara vesile oldular. Gittikleri ülkelerde hüsnükabullerle karşılandılar. Farklı farklı anlayıştan insanlarla görüşüp kaynaştılar. Dostluk köprüleri kurdular. Bütün bunlara “ihtiyarî hicret” diyebiliriz.

Hasetçi Zalimler

Maalesef hizmet erlerinin dünyanın dört bir yanına açılmasını, yaptıkları faaliyet ve projelerin alkış ve takdirle karşılanmasını çekemeyen “hasût”lar oldu. Arapçada mübalağa manası ifade eden bu kelimeyi özellikle kullanıyorum. Çünkü onlara hâsit (hasetçi) demek hafif kalır. İşte bu hasûtlar ki böyle bir açılımı kösteklemek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar, hâlâ da yapıyorlar. Hizmet gönüllülerinin kendi kültür değerlerini, kendi dillerini öğretmeleri, içinde yaşadıkları toplumlarla kaynaşmaları, başarılı bir entegrasyon sergilemeleri onları rahatsız etti. Dünya kadar paralar dökerek, yalan ve iftiralar atarak, sahip oldukları bütün kozları kullanarak, yapılan güzel işleri engellemeye çalıştılar. Olmadık itham ve iftiralarla hizmet gönüllülerini karaladı, onlara akla hayale gelmedik zulüm ve işkenceler ettiler. Dinî değerlerin bayraklaştırılması, millî mefkûrenin intişarı şeytandan ve onun çağdaş takipçilerinden başka kimi niye rahatsız eder ki!

Bu hasût zalimlerin yapıp ettiklerine bakınca, lisan-ı halleriyle hizmet erlerine sanki şöyle diyorlar: Siz niye burslarınızla talebeye sahip çıktınız? Dünya çapında kurban organizasyonları yaparak niçin çok farklı açılımlara vesile oldunuz? Dünyanın dört bir bucağında açtığınız eğitim müesseseleriyle neden cehalete karşı savaş açtınız? Neden Türkçe olimpiyatları yaparak bütün ülkenin ilgisini üzerinize çektiniz? Neden, neden… Kısaca neden bizim yapmadığımız şeyleri yaparak bizdeki haset duygusunu tetiklediniz ve bizleri hainliğe sevk ettiniz? Ne güzel gül gibi geçinip gidiyorduk. Oysa ki sizin yaptığınız şeyler, bizim yaptıklarımızı gölgede bıraktı ve ezildik. Bu yüzden bunu bir onur meselesi yaptık. Bize yaptığınız bu “kötülüğün” karşılığı olarak da size aman vermeyecek, cadı avıyla hepinizi tek tek ezeceğiz…

Evet, duyguları düşünceleri bu oldu ve neticede burs vermeyi, kurban toplamayı, muhtaçlara yardım eli uzatmayı “suç” sayarak büyük bir cadı avı başlattılar. Yüzlerce, binlerce hizmet müessesesi kapattılar. Hizmetle şöyle böyle alakası olan insanları mercek altına aldılar, fişlediler, sonrasında da yok etmek için ellerinden gelen her şeyi yaptılar. Ülke insanına en büyük hizmetleri yapmış olan hizmet müesseselerinin kapısına kilit vurdular. Binlerce masum insanı hapislere doldurdular, temel vatandaşlık haklarından mahrum bıraktılar. Onların itibarlarıyla oynadılar. Allah da hizmet insanlarına cebrî hicret yolunu açtı ve onları bir tohum gibi dünyanın dört bir yanına dağıttı.

Cebrî Hicret

Allah yolunda yapılan hayırlı faaliyetleri engellemeye çalışanların yaptıkları şeylerin büyük bir zulüm ve fesat olduğunda şüphe yok. Fakat meselenin bir de kadere bakan yönü var. Burada kendimizi muhasebeye çekerek şöyle diyebiliriz: İhtimal ki bizler ihtiyarî hicreti iyi değerlendiremedik veya açılımın tam hakkını veremedik ki Allah bir kere de zalimlerin eliyle bizleri hicret etmeye mecbur bıraktı ve âdeta şöyle dedi: “Ben sizi, kendi ülkenizde bir kısım zalimleri başınıza musallat etmek suretiyle cebrî olarak hicrete zorlayacağım.” Evet, öncekine ihtiyarî hicret dememize mukabil buna da cebrî hicret diyebiliriz.

Allah (celle celâluhu) cebrî hicretle size öyle bir yol açtı, sizi bir tohum gibi dünyanın dört bir yanına öyle bir saçtı ki, inşallah bu tohumlar yakın bir gelecekte meyve verecektir. Yurt dışına açılan öğretmenler, esnaflar, farklı meslek gruplarına mensup adanmış gönüller Allah’ın izni ve inayetiyle kısa zamanda gittikleri yerlere entegre olacak.. bir kısmı oralarda yatırımlar yapacak, yapılan hizmetlerin finansörlüğünü üstlenecek.. diğer bir kısmı ise yeni yeni hizmet alanları açacak, hizmetlerini dünyanın her yanına taşıyacaklardır. Bundan hiç şüpheniz olmasın, bu konuda vaad-i ilâhî vardır. Cenab-ı Hak, farklı âyet-i kerimelerde hicrete terettüp edecek dünyevî-uhrevî mükafatlar üzerinde durmuş, mü’minleri hicrete sevk ve teşvik etmiştir.

Meselâ bir âyet-i kerimede şöyle buyrulur: وَمَن يُهَاجِرْ فِي سَبِيلِ اللّهِ يَجِدْ فِي الأَرْضِ مُرَاغَمًا كَثِيرًا وَسَعَةً  Kim Allah yolunda hicret ederse dünyada gidecek çok yer, genişlik ve bolluk bulur.” (Nisâ sûresi, 4/100) Ayet âdeta bizlere şöyle diyor: Hicret ederseniz, gittiğiniz yerlerde ne imkânlar ne imkânlar bulursunuz. Ne genişliklere, nice bol imkânlara kavuşursunuz. Demek ki semavî tohumları bütün bir yeryüzü sathına saçmak ve böylece onların başağa yürümesini, ağaç haline gelmesini, meyve vermesini sağlamak için dünyaya saçılıp göç eden insanları Cenab-ı Hak gittikleri yerlerde başıboş bırakmayacak, onları hiç ummadıkları yerlerden rızıklandıracak, ilâhî ikramlarıyla sevindirecektir.

Rabbimiz bizleri cebrî olarak âfâk-ı âleme dağıtmışsa bundan bir muradı vardır. Bize düşen, bunun hikmetlerini anlamaya çalışmak ve hicretimizin hakkını vermektir. Açacağımız farklı müesseselerle, yapacağımız faaliyet ve aktivitelerle yeni insanlara ulaşmak, onların sinesine ruhumuzun ilhamlarını boşaltmaktır. Gittiğimiz yerlerde ruh ve mana bayrağımızı dalgalandırmaktır. Ruh-u revan-ı Muhammedî’nin oralarda şehbal açmasını sağlamaktır. Bir dünya toplumu hâline gelerek almamız gerekli olan yeri almaktır. Bir yönüyle dünyevîleşmektir; dünyaya inhimak etme anlamında bir dünyevîleşme değil, dünyayı tanıma, dünyada insanlığın kaderiyle ilgili söz söyleyebilme manasında bir dünyevîleşme…

Âyet-i kerimenin devamında şöyle buyruluyor: وَمَن يَخْرُجْ مِن بَيْتِهِ مُهَاجِرًا إِلَى اللَّهِ وَرَسُولِهِ ثُمَّ يُدْرِكْهُ الْمَوْتُ فَقَدْ وَقَعَ أَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ وَكَانَ اللَّهُ غَفُورًا رَّحِيمًا Kim evinden Allah’a ve Resulüne hicret niyetiyle çıkar da yolda ecel gelip kendini yakalarsa o da mükâfatı haketmiştir ve mükâfatını verme Allah’a aittir. Allah Gafûrdur, Rahîmdir (affı, merhamet ve ihsanı boldur).” Günümüzde de örneklerini gördüğümüz üzere, yurdundan yuvasından hicret niyetiyle çıkıp da hedefledikleri yere varamadan yolda vefat edenlerin de Cenab-ı Hak niyet ve hedeflerine göre mükâfatını vereceğini vaad ediyor.

Muhacirleri bekleyen mükâfatların beyan edildiği diğer bir âyet-i kerime de şöyle der:  وَٱلَّذِينَ هَاجَرُواْ فِى ٱللَّهِ مِنْ بَعْدِ مَا ظُلِمُواْ لَنُبَوِّئَنَّهُمْ فِى ٱلدُّنْيَا حَسَنَةً وَلَأَجْرُ ٱلْاخِرَةِ أَكْبَرُ لَوْ كَانُواْ يَعْلَمُونَ Zulme maruz kaldıktan sonra Allah uğrunda hicret edenleri, elbette dünyada güzel bir yere yerleştirir, onlara, karşılaşacakları güzellikler hazırlarız. Âhiret mükâfatı ise daha büyüktür. Ah bir bilseler!” (Nahl sûresi, 16/41) Âyet-i kerime, maruz kaldıkları baskı, zulüm ve işkencelerden ötürü kendi ülkelerinde yaşama imkânları kalmayan, bu sebeple çözümü hicrette bulan mü’minlerin durumunu anlatıyor ve onları bekleyen dünyevî uhrevî nimetleri müjdeliyor. Cenab-ı Hak gittikleri ülkelerde onlara hiç ummayacakları nimet ve ihsanlar lütfedecektir. Onların ahirette elde edecekleri mükafat ise dünyevî mükafatlarının çok çok üstünde, tahayyüllere sığmayacak ölçüde olacaktır.

Hicret ve Cihad

Bir diğer âyet-i kerimede ise hicretten sonra cihad etme ve sabretme üzerinde durulur: ثُمَّ إِنَّ رَبَّكَ لِلَّذِينَ هَاجَرُواْ مِن بَعْدِ مَا فُتِنُواْ ثُمَّ جَٰهَدُواْ وَصَبَرُوا إِنَّ رَبَّكَ مِن بَعْدِهَا لَغَفُورٌ رَّحِيمٌ “Şüphesiz ki Rabbin, mihnet ve işkenceye, zulme ve baskıya uğradıklarından dolayı hicret eden, sonra da mücahede edip sabredenlere mağfiret ve merhametiyle muamelede bulunacaktır, O Gafûrdur, Rahîmdir.” (Nahl sûresi, 16/110) Hem bu ayette hem de yukarıda geçen ayette fitneye, belâya, zulme uğradıktan sonra yurtlarını terk eden babayiğitler üzerinde duruluyor. Başkaları onların gidişine ne isim takarsa taksın, ister kaçtı desinler, ister başka bir şey; Kur’ân buna hicret diyor ve hicret edenleri bekleyen mükâfatlar üzerinde duruyor.

Bu âyet-i kerimede dikkat çeken diğer bir nokta, hicretten hemen sonra cihadın gelmesidir. Hicret ettiler, sonra cihad ettiler, buyruluyor. Hicret ve cihad kelimeleri arasında, “sonra” manasına gelen “sümme” edatı geliyor. Yani onlar hicret ettikten sonra gittikleri yerde öncelikle kendilerine sağlam bir zemin oluşturdular, böyle bir zemin oluşturma adına gerekenleri yaptılar arkasından da i’la-i kelimetullah adına bir mücahedeye başladılar. Yani kendilerini, kendi duygu ve düşüncelerini ifade etmeye başladılar. Cihada getirdiğimiz tanımla ifade edecek olursak, Allah ile insanlar arasındaki engelleri bertaraf ederek gönüllerin O’nunla buluşmasını sağlama adına stratejiler oluşturdular. Cihaddan sonra da sabır üzerinde duruluyor. Zira yapılan bu iş, azim ve kararlılık isteyen zor bir iştir. İnsan bu yolda pek çok zorluklarla, mihnet ve meşakkatlerle karşılaşabilir. Bütün bunların üstesinden ancak sabırla gelinebilir.

Allah Resûlü (sallallahu aleyhi vesellem), hicrete asıl değer kazandıracak şeyin niyet olduğunu ifade eder: “Ameller (başka değil) ancak niyetlere göredir ve kişinin niyeti ne idiyse, karşılık olarak onu bulur. Dolayısıyla kimin hicreti, Allah ve Resûlü’nün rızasını kazanma istikametindeyse, onun hicreti Allah ve Resûlü’ne olmuş demektir. Yine kim nâil olacağı bir dünyalık veya nikahlanacağı bir kadına ulaşma uğruna hicret etmişse, onun hicreti de hedeflediği şeye olmuştur.” (Buhârî, bed’ü’l-vahy 1; Müslim, imâret 155) Demek hicreti kıymetler üstü kıymetlere ulaştıracak olan şey, insanın niyetidir, hedefidir, mülahaza derinliğidir. Âyetin beyanına göre hicret âdeta cihadla birlikte tamama eriyor. İşte Sahabenin hicreti böyledir.

Evet, tazyik gördüğü, fitneye maruz kaldığı, kırk haramiler tarafından malına mülküne el konulduğu için ülkesini terk eden, daüssıla baskısına göğüs gererek başka diyarlarda yaşamak zorunda kalan bir insan, çektiği bütün bu sıkıntıların sevabını alacağı gibi; gittiği yerde ulvi değerlerini güzel temsil ederek, karşılaştığı insanları ruhunun ilhamlarıyla tanıştırarak, Allah’ın ahsen-i takvime mazhar insan olarak yarattığı kullarını gerçek insanlığa yükseltmeye çalışarak ayrı bir kazanım daha elde edebilir. Büyük kazanımları olan böyle bir yola giren kimse ne baskılardan şikâyet etmeli ne uğradığı zulümlerden ne de kendisine duyulan haset ve çekememezlikten. Bizim her zaman vird-i zebanımız şu olmalı: Allah’ım, bizi sırat-ı müstakimden ayırma, orada sabit kadem eyle! Dinimize diyanetimize, yüce mefkûremize hizmet etmeye bizi muvaffak eyle! İster ihtiyarî isterse cebrî olsun, şayet bizlere hicret nasip etmişsen, oralarda en verimli şekilde hizmet edebilmeyi lütfeyle!

Hicrette Süreklilik

İnsanların uzun süre bir yerde kalması, birbirleriyle yüzgöz olmaları, bir süre sonra bir kısım rahatsızlıkları beraberinde getirebilir. Manevi beslenmelerini devam ettirseler ve sürekli şarj olsalar da uhuvveti zedeleyen bir kısım arızalar ortaya çıkabilir. Birbirimizin bazı yönlerine takılabiliriz. Birbirimizle uğraşmaya başlayabiliriz. İçten içe bir kısım fitneler kaynayabilir. Bunlar olmasa bile ülfet ve ünsiyetin kurbanı olabiliriz. Renk atabiliriz. Canlılık ve dinamizmimizi kaybedebiliriz. Yaptığımız hizmetler artık bizi tatmin etmez hale gelebilir. Veya sizi dinleyen insanlarda sesinize, sözünüze karşı bir bıkkınlık hâsıl olabilir. Bu sebeple hicretin, hareketin, açılımın hiç durmaması gereklidir. Hizmet erleri sürekli dünyanın farklı yerlerine açılmalı, yeni insanlarla tanışmalı, yeni hizmet alanları keşfetmelidirler.

Şayet hicrette bir hız kesme olursa veya arzu edildiği seviyede bir inkişaf yaşanmazsa, açılmalarda duraklama olursa insanlar bir süre sonra birbirleriyle uğraşmaya, birbirlerine düşmeye başlayabilirler. En müstesna insanlar arasında bile çok küçük meselelerin güftugûyu yapılabilir. Tarihte bunun birçok örneğini görmek mümkündür. Şayet bu tür olumsuzluklardan kurtulmak, kavga ve çatışmalardan azade kalmak istiyorsanız, bunun yegane çaresi, harekete ara vermemek, Allah için hicret etmektir. Hicretten sonra da gidilen yerlerde Cenab-ı Hakk’ın rızasını tahsil istikametinde soluk soluğa koşmaktır.

Bizler, mesleğimiz itibarıyla kendimizi hiçbir yerde yerinden sökülmez bir kaya gibi görmemeli, bir yerde daimi kalacak şekilde kendimize yer hazırlamamalıyız. Hep seyyar olmalı, hep hareket halinde bulunmalı, Allah yolunun yolcuları olarak yolculuktan dûr olmamalı ve her zaman yolun hakkını verme hususunda azim ve kararlılık içinde olmalıyız.

***

Not: Bu yazı, 6 Temmuz 2007 tarihlerinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Kulun Allah’a En Yakın Olduğu An

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Fetih sûresinde yer alan, سِيمَاهُمْ فِي وُجُوهِهِمْ مِنْ أَثَرِ السُّجُودِ Onların alâmeti, yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır. (48/29) âyet-i kerimesinin müminlere verdiği mesajlar nelerdir?

Cevap: Hadislerde de buna benzer bazı ifadelere rastlarız. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem), burada bazı amellerin âhirette nasıl karşımıza çıkacağını haber verir. Bir hadislerinde bütün ümmetlerin bir araya toplandığı mahşer günü kendi ümmetini, nurlanmış, parlamış olan abdest uzuvlarından tanıyacağını beyan buyurur. Bu dünyada alınan abdest, âhirette çok farklı bir keyfiyette tezahür edecektir. Günde birkaç defa aldıkları abdest sebebiyle Ümmet-i Muhammed’in uzuvları güzelleşecek, göz alıcı bir keyfiyete ulaşacaktır. Demek ki abdest, ümmet-i Muhammed için bir alamet-i fârika (ayırıcı vasıf) olacak, onları diğer ümmetlerden ayıracak, nuraniyet kesbetmelerine vesile olacaktır. Fakat bizler yine de tam olarak işin hakikat ve keyfiyetini bilemiyoruz. Onu ahirette göreceğiz.

Konu ile ilgili olarak Bediüzzaman Hazretlerinin yaklaşımı da çok güzeldir. Ona göre bu dünyada şükür hisleri ile ve meşru dairede yenilen meyvelerin neticesi yine Cennet’e layık tarzda lezzetli yiyecekler ve meyveler olacaktır. Burada bir meyve yedikten sonra söylenen “elhamdülillah” kelimesi, orada Cennet meyvesi olarak takdim edilecektir. Yani burada bir meyve yenir ama orada mahiyeti bizce meçhul elhamdülillah yenir. Bu durumda önemli olan, o nimet içinde ilahî nimetleri ve Rahmanî iltifatı görüp manevi bir şükür duygusu yaşamaktır. (Bediüzzaman, Sözler, 32. Söz).  

Evet, dünyada yaptığımız her amel, her fiil, âhirette kendine mahsus özellikleriyle temessül edip karşımıza çıkacaktır. Burada çektiğimiz sıkıntılar, ötede ferah-feza bir hayat yaşamamıza vesile olacaktır. Yaptığımız salih amellerin bazıları Cennet köşkü olarak, bazıları Cennet ırmağı olarak verilecektir. Üstelik Cennetteki köşkler, villalar, ırmaklar, meyveler dünyadakiler ile kıyaslanamayacak kadar farklı ve güzel olacaktır. Bu açıdan cennet meyvelerinden yendiğinde, cennet ırmaklarından içildiğinde alınacak lezzetin tarifi mümkün değildir.

Şunu da ifade etmek gerekir ki Cennetteki ‘biz’le dünyadaki ‘biz’ aynı olmayacaktır. Orada karşılaşacağımız nimetler de dünyadakilerden farklı bir mahiyette olacaktır. Yani icmalî olarak dünyadaki amellerin kendilerine mahsus uhrevî temessülleri olacağını söylesek de âhiret âlemine ait detayları bilemiyoruz. Dolayısıyla bu konuda kesin hükümlere varmamız doğru olmaz. İhtiyatlı olan yol, bunları Allah’ın ilmine havale etmektir.

Buradan hareketle soruda geçen âyet-i kerimeye bakacak olursak en başta şunu söyleyebiliriz: Allah Teâlâ’nın huzurunda secde eden alınlar, secdeye giden yüzler âhiret âleminde farklı bir keyfiyet kazanacak, belki parıl parıl parlayacaktır. Bu gökçek yüzlüleri gören kimseler onların hâllerine imrenecektir. Nitekim âyet-i kerimelerde; “O gün bazı yüzler ağaracak…” (Âl-i İmrân, 3/106); “O gün bir kısım yüzler ışıl ışıldır.” (Kıyâme sûresi, 75/22) buyurulmuş ve o cennetlikler tebşir edilmiştir. 

Bazı müfessirler, “Onların alâmeti, yüzlerindeki secde izi, secde aydınlığıdır.” (Fetih sûresi, 48/29) âyetinin anlamını bu dünya açısından ele almış, secde eden yüzlerin bu dünyada da tanınıp bilineceğini ifade etmişlerdir. Gerçekten namaz kılan mü’minlerin simalarında imrendiren bir aydınlık, bir parlaklık olabilir. Yaptıkları secdeler, bilemeyeceğimiz şekilde yüzlerine aksedebilir. Rabbü’l-âlemîn’in karşısında el pençe divan durup namaz kılan kimseler başkaları üzerinde farklı bir tesir uyarabilir. Dolayısıyla onların çehrelerine bakan, Allah’ı hatırlayabilir.

Esasen bir insanın yüzü, onun gerçek karakteriyle tanınması adına çok önemli ipuçları verir. Siretin surete yansıması da bu açıdan ele alınabilir. Hakikaten bir insanın ahlaklı, dürüst ya da güvenilmez olup olmadığını yüzünden okumak mümkündür. Nitekim bu sebeple ‘ilmü’l-kıyafe’ adında bir ilim dalı oluşmuştur. Bu ilimle meşgul olan kimseler, insanın fizyolojik ve anatomik yapısından hareketle onun karakterine dair bir kısım manalar çıkarmaya çalışmış ve özellikle yüzle alâkalı önemli tespitlerde bulunmuşlardır. Gerçi sübjektif olmalarından dolayı bu tespitler mutlak doğruymuş gibi ele alınıp insanlara tatbik edilmemelidir. Fakat ehl-i kalb zatlar tarafından yapılan bu tespitler tamamen de görmezlikten gelinemez. Mesela onların yüz hakkındaki mülahazaları gerçekten üzerinde durmaya değer. Zira yüz, insanın ayinesi ve bir bakıma vitrini gibidir. Aynı zamanda o, insanın en önemli ve en kıymetli uzvudur. Orada rahmaniyet, rahmaniyet içinde rahimiyet tecelli eder. İnsanda tecelli eden “ahsen-i takvim”i en güzel aksettiren de yine insanın simasıdır. Yüz âdeta insanın mahiyetini aksettirir. Fakat bizler henüz onun manasını hakkıyla keşfetmiş sayılmayız.

Bazıları, âyet-i kerimeyi zahirî ve lafzî anlamıyla ele alarak, burada, çok secde etmekten ötürü alnında iz oluşan kimselerin methedildiğini zannetmişlerdir. Âyetin müjdesine nail olabilmek için de alınlarında secde izi oluşması gerektiğini düşünmüş ve bunu sağlama adına uzun süre sert zeminlerde secde etmeyi tercih etmişlerdir. Çok namaz kılan, çok secde edenlerin alnında gayriiradi olarak iz oluşabilir. Fakat alında iz oluşturmak için sunî ve tekellüflü yollara girmek doğru değildir. İnsan bu konuda kendini zorlamamalı, bir iz arayışı içinde olmamalıdır.  Alında oluşacak böyle bir iz, insanı gurur ve kibre de düşürebilir. Nefis çok ayyardır, çok aldatıcıdır, baştan çıkarıcıdır. Secde izini de caka ve gösteriş mevzuu yapabilir. Bununla başkalarına çok namaz kılıyor olduğunu hissettirmeye çalışabilir. Daha sonra aleyhimize olabilecek bir duruma karşı daha baştan tedbir almak en güzelidir. Bu konuda nefse malzeme ve koz vermemek gerekir. Yoksa -Allah muhafaza- bir an boşluğumuzdan yararlanıp bizi bununla vurabilir. Gurur, ucb, fahr, kendini ifade etme, üstün görünme gibi iç problemleri ve türlü türlü zaafları olan ve bu sebeple her an devrilmeye meyyal bulunan insanoğlunun bu gibi konularda çok dikkatli, çok ihtiyatlı hareket etmesi gerekir. Bu açıdan bir taraftan çok namaz kılmalı, çok secde etmeliyiz; diğer yandan gerekirse biraz yumuşak yerlerde secde ederek alında secde izinin çıkmasına engel olmalıyız.

Asıl marifet, insanın çok ibadet etmesi, ama bunu belli etmemesidir. Bu durum bütün ibadetler için geçerlidir: Mümin çok oruç tutmalı ama çok oruç tuttuğunu göstermeye çalışmamalı, çok tasaddukta bulunmalı ama bunu kimseye hissettirmemeli, çok namaz kılmalı ama bu, Rabbiyle arasında kalmalıdır. Hatta mümkünse bunları gizlemelidir. İnsanın yaptığı ibadetleri göstermeye çalışması, bunu da büyük bir şey olarak takdim etmesi Allah’a karşı saygısızlıktır. Zira biz O’na ne kadar çok ibadet edersek edelim, kulluğun hakkını verdiğimizi iddia edemeyiz. O zaman neyi gözümüzde çok görüyor, başkalarına çok gösteriyoruz ki! Ayrıca yaptığımız ibadetleri Allah’ın görmesini ve bilmesini yeterli bulmuyor muyuz ki başkalarına da gösteriyor, duyuruyoruz.

Âyette zikredilen secde izi meselesine de bu açıdan bakmakta fayda vardır. Burada asıl vurgulanan husus, secde ede ede alında siyahımsı veya kahverengi bir rengin belirmesi veya bir nasırın oluşması değildir. Allah kıldığımız namazları, yaptığımız secdeleri gördükten ve bildikten sonra alnımızda iz oluşsa ne olur, oluşmasa ne olur. Madem O bizim her hâlimize nigâhban, niye O’nun bilmesiyle, görmesiyle iktifa etmiyoruz. Başkalarının bilmesine, görmesine ihtiyaç duyma, Allah’ın görüp bilmesini yeterli bulmama demektir. Oysaki Kur’ân-ı Kerim birçok âyet-i kerimede, “Hesap görücü olarak Allah yeter.”, “Şahit olarak Allah yeter.”, “Bilen olarak Allah yeter.”, “Vekil olarak Allah yeter.” buyuruyor. Bir taraftan Allah’ın her şeye yettiğine inanacağız, beri tarafta bir kısım emarelerle, izlerle, çizgilerle, tavır ve davranışlarla, öksürmelerle vs. kendimizi ifade edecek, kendimizi anlatacağız. Bu büyük bir çelişki değil midir?

Esasında âyet-i kerimeden anlaşılması gereken öncelikli mana, secdenin Allah katında ifade ettiği değerdir. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) de kulun Cenab-ı Hakk’a en yakın olduğu ânın secde ânı olduğunu beyan eder ve orada Allah’a çokça dua edilmesini tavsiye buyurur. Zira secde sayesinde insan, mahiyetinde mevcut bulunan kibir ve büyüklenmeye karşı çıkmaktadır. Böylece asıl büyüğün Allah olduğunu kavramış, O’nun karşısında kendi küçüklüğünü kabul ve ilan etmiş olur. İnsan, Allah karşısında yere kapandığı, ayaklarını bastığı yere başını koyduğu, tevazu ve mahviyetini gösterdiği ölçüde değerler üstü değer kazanır. Secdeyle insan, Ulular Ulusu Sonsuz karşısında ‘sıfır’ olduğunu ifade eder ve nefsini terbiye eder. Secde, ona acziyetini ve Allah karşısındaki konumunu hatırlatır.

***

Not: Bu yazı, 8 Temmuz 2007 tarihlerinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Din Muameledir

Herkul | | KIRIK TESTI

Kur’ân-ı Kerim, onlarca âyetinde iman ve salih ameli birlikte zikreder. Bu âyetlerde, imanın hemen ardından söz amele gelir. Demek ki tek başına nazarî Müslümanlık yeterli değildir. Amelî Müslümanlığa ihtiyaç vardır. Yani mümin, sıkı bir şekilde iman esaslarına bağlı kalan ama orada kalmayan, sağlam imanının yanı sıra daima güzel şeyler yapan, söyleyen, güzel bir çizgi takip eden insandır. Her meselede olduğu gibi bu konuda da rehberimiz öncelikle İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), ardından da, başta Hulefa-i Raşidin olmak üzere O’nun güzide ashabıdır. Nebiyy-i Ekrem buna şu şekilde dikkat çeker: “Benim yolumu ve doğru yolda olan Râşid Halifelerin (Benden sonra gelecek ve aynen benim yolumu, rüşd yolunu takip edecek kimselerin) yolunu yol edinin. Bu yolu, azı dişlerinizle tutar gibi sımsıkı tutun.” (Tirmizî, İlim 16; Ebû Dâvûd, Sünnet 5; İbn Mâce, Mukaddime 6)

Efendimiz’in (sallallahu aleyhi ve sellem) amel konusunda nazarlarımızı, sünnet-i seniyesinden sonra Raşit Halifelere çevirmesi ve onların yoluna sımsıkı tutunmamızı emretmesi çok önemlidir. Çünkü onların yolu, gerçekte peygamber yoludur. Kur’ân’ın doğru anlaşılması, dinin müstakim bir çizgide yaşanması, nazarî Müslümanlığın amelî Müslümanlığa çevrilmesi, yani dinin hayat hâline getirilmesi, o yoldan sapmamaya bağlıdır. Taklit yoluyla öğrendiğimiz Müslümanlığı amelî Müslümanlığa çevirmek, İslam’ı derinliğiyle yaşamak istiyorsak o yolu takip etmeliyiz.

Sahabe-i kiramın en çok öne çıkan özelliklerinden biri, söyledikleri sözlerin belki on, yirmi katını pratikte de yaşıyor olmalarıydı. İşin edebiyatını yapmakla iktifa eden günümüz Müslümanları, onların ortaya koydukları bu Müslümanlık modeline her zamankinden daha çok muhtaçtır. Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere, öncelikli hedefimiz, anne babamızdan ve çevremizden edindiğimiz nazarî Müslümanlığı amelî Müslümanlığa çevirebilmek, içinde yetiştiğimiz kültür ortamından bize intikal eden taklidî imandan sıyrılıp tahkikî imana geçmek olmalıdır.

İman-Amel İrtibatı

İman ve amel arasında çok güçlü bir irtibat vardır. Sağlam bir iman, ameli gerektirdiği ve ortaya çıkardığı gibi, amel de imanı besler ve güçlendirir. Allah’a, kitaplara, nebilere gönülden inanan bir insan, onların ortaya koyduğu emir ve yasaklara riayet eder. Bu da onun imanını güçlendirir, taklitten tahkike çıkarır ki bir mümin açısından bu çok önemli bir hedeftir. Zira taklidî imanın kabirde, berzah hayatında, mahşerde, sıratta ne kadar işe yarayacağını bilemiyoruz. Yine de başkaları hakkında düşünürken, Cenab-ı Hakk’ın rahmetinin enginliğine güvenerek, taklidî imanla da Cennet’e girilebileceğini düşünebiliriz. Fakat kendimiz hakkında düşünürken bunu yeterli görmemeli, imanımızı amelle desteklemeli, böyle yaparak onu tabiatımıza mâl etmeli ve tahkike ulaştırmalıyız.

Kelimenin kökeni itibarıyla mümin; Allah’a inanan, O’na güvenen insan demek olduğu gibi, aynı zamanda emniyet ve güvenin de temsilcisi demektir. Fakat önemli olan, isimler değil, bizim onların altını ne kadar doldurabildiğimizdir. Gerçekten imanı tabiatımızın bir parçası hâline getirebildik mi? Hakikaten yeryüzünde emniyet ve güvenin, istikamet ve adaletin temsilcileri olabildik mi? Aslında büyük iddialara, lafazanlıklara gerek yok; bizim kim olduğumuzu, Allah’a ne kadar inandığımızı, O’nunla nasıl bir irtibatımızın olduğunu ortaya koyacak şey, amellerimizdir. Bütün hareket ve davranışlarımız hatta reflekslerimiz ve iç dürtülerimiz hayır ve iyilik etrafında dönüyorsa işte o zaman inanıyoruz demektir.

Salih Amel Sadece İbadet midir?

Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerim, birçok âyet-i kerimede namaz, zekât, oruç, hac gibi ibadetler üzerinde durur. İyi bir Müslüman olabilme yolunda bu ibadetlerin çok önemli bir yeri vardır. Fakat amel-i salihi sadece ibadetlerden ibaret görmek doğru değildir. Onun alanı çok daha geniştir; müminin (ferdî, ailevî, ticarî, içtimaî, siyasî…) bütün davranışlarını kapsar. Dolayısıyla mümin, bütün davranışlarında helal-haram sınırlarına, dinin koyduğu ölçülere, ahlakî prensiplere dikkat etmek zorundadır. Dinin açıkça yasakladığı davranışlardan fersah fersah uzak durmalı, şüpheli alanlara da yaklaşmamaya çalışmalıdır. Söz gelimi, onun rüşvet alması söz konusu olamayacağı gibi, o, rüşvet ihtimali bulunan davranışlardan dahi kaçınmalıdır. Bütün işlerini adalet ve hakkaniyet esasına göre yürütmeli, kimsenin zerre kadar hakkına girmemelidir.

Müslümanların amellerine dair hükümleri ihtiva eden fıkıh kitapları, temel olarak amelleri ikiye ayırır: İbadât (ibadetler) ve muamelât. Muamelât; ibadetler dışında kalan her tür fiili içine alır. Hususiyle insanlar arası muameleler, münasebetler buraya girer. Ulema, “Din muameledir.” demiş. Gerçek mümin, muameleleriyle, haram-helal hassasiyetiyle belli olur. Ağızlardan dökülen sözlerin gerçek hayatta karşılığı yoksa, fikirler pratikle desteklenmiyor teoride kalıyorsa, bunların bir kıymeti yoktur. Birileri kalkıp sahabe olmaktan bahsedebilir, Hulefa-i Raşidin’in yolunu takip ettiğini öne sürebilir, kendisini dinleyenlere büyük vaatlerde de bulunabilir. Ama acaba onun tavır ve davranışları sözleriyle paralellik arz ediyor mu? Muamelelerinde milimi milimine hassas davranıyor mu? Helal, haram konusunda yeterince dikkatli mi?.. Öyle ise sözlerine kulak vermeye değer. Ama değilse, o bir yalancı, bir sahtekârdan başka bir şey değildir. Maalesef günümüzde bu tür örneklerle o kadar sık karşılaşıyoruz ki, hayalinizi birazcık etraf-ı âlemde dolaştıracak, ferasetinizle iz sürecek olursanız çevrenizde yığınla misalini bulabilirsiniz. Âşık Ruhsatî, yaşadığımız bu tabloyu çok güzel resmediyor:

Bir vakte erdi ki bizim günümüz
Yiğit belli değil, mert belli değil…
Herkes yarasına derman arıyor
Deva belli değil, dert belli değil…

Ben, bu şiiri biraz değiştirerek şöyle diyorum:

Bir vakte erdi ki bizim günümüz
Mümin belli değil, münafık belli değil…
Herkes yarasına derman arıyor
Yâr belli değil, ağyâr belli değil…

Maalesef ahvâl-i âlemin çok girift olduğu bir dönemde yaşıyoruz. Öyle yalanlar söyleniyor, ayak oyunları oynanıyor, iftiralar atılıyor ki nice saf mümin bunlara inanıyor. Ama elbet bir gün Allah hükmünü verecek, kimin ne olduğunu ortaya çıkaracaktır.

Bize Düşen

Kim ne yaparsa yapsın, samimi mü’minlere düşen vazife, nazarî imanlarını amelî imana çevirmek, İslâm’ın hem ibadetler hem de muamelâtla alakalı konularda kendilerine çizdiği çizgiyi korumak ve her durumda karakterlerinin gereğini ortaya koymaktır. Bir taraftan iffet ve ismetlerine toz konduracak her tür tavır ve davranıştan uzak durmalı, diğer yandan da insanlarla olan münasebetlerinde kılı kırk yarar derecede adaletli, hakkaniyetli, ölçülü, nazik ve insanî olmalı, hatta bu yüce seciyelerini insanlarla sınırlı da tutmamalı, bütün varlığı şefkatle kucaklamalıdırlar. Bir insanın imandan nasibi, mahlukata duyduğu şefkati ölçüsündedir. Bu yüzden gerçek mümin, vaktinden önce bir ağacın yaprağını koparmayı, yürürken yerdeki karıncalara dikkat etmemeyi dahi bir çeşit cinayet sayar. İşte bu kıvam korunabildiği takdirde insanlık mü’minlere bağrını açacak, onları benimseyecek, onlara sahip çıkacaktır. Bırakın, şefkat ve merhamet mahrumları, gayz, kin ve nefretleri içinde debelenedursunlar.

Tahkikî imana ermiş, imanlarını amelle taçlandırmış hakiki mü’minler, dinin emirlerini yerine getirme, mahlukata şefkatle yaklaşma, insanlarla olan münasebetlerinde şer’in, hakkın, hukukun çizgisini koruma gibi konularda ne kadar hassas hareket ederlerse etsinler, ne kadar güzel ameller ortaya koyarlarsa koysunlar, kendilerini geriye çekmeyi, hatta gizlemeyi de bilirler. Onlar, başarılarıyla öne çıkma, takdir edilme peşinde değildirler. Allah’a yürekten inanan, O’nun her şeyi bilmesini, görmesini yeterli bulur. Onların ehemmiyet verip endişe duydukları tek şey, işledikleri amellerin Allah’ın rızasına muvafık düşüp düşmediğidir. Çünkü onlar, yapılan şeylerden O razı olduktan, bunlara bir değer atfettikten sonra başkaları bilse ne olur bilmese ne olur, değer atfetse ne olur atfetmese ne olur, mülahazası ile yaşarlar.

***

Not: Bu yazı, 6 Eylül 2015 tarihlerinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Yitik Cennetimiz: Kulluk Şuuru

Herkul | | KIRIK TESTI

Bugünün mü’minlerinin en büyük problemlerinden biri; tekrar edip durdukları güzel düşünceleri, güzel sözleri bir türlü tabiatlarına mâl edememeleri, amellerinde ihlas ve ihsan ufkunu yakalayamamalarıdır. Bir türlü taklidî imandan sıyrılıp tahkikî imana erişemiyoruz. Dolayısıyla da Allah’la derin bir münasebete geçemiyor, bir peygamber âşığı olamıyor, dinin emirlerine gönülden teslim olamıyoruz. Allah’ı andığımızda tüylerimiz ürpermiyor, gözlerimiz yaşarmıyor. Çoğu zaman, bir annenin, yolunu gözlediği ciğerparesine duyduğu özlem ölçüsünde bir duygu yoğunluğu yaşamıyoruz.

İnsan, işin başında Allah’la böyle derin bir münasebet kuramayabilir, bu denli şuur sahibi olamayabilir. Ama en azından böyle bir duyuşa, böyle bir sezişe talip olmalıdır. Hedeflerini çok iyi belirlemeli, talepte dağınıklığa düşmemelidir. Talepte dağınıklığa düşen ve tevhid-i kıble yapamayanlar katiyen O’na ulaşamazlar.

Keşke şekerin çayın içinde eriyip gitmesi gibi, biz de enaniyetlerimizi büyük bir havuzun içinde eritip yok edebilseydik. Tasavvuftaki ifadesiyle; ‘ene’den (ben’den) sıyrılarak ‘nahnü’ (biz) limanında ârâm eyleyebilseydik; arkasından ‘nahnü’yü de aşarak ‘hüve’ (O) ufkuna yükselebilseydik ve böylece benlik ve enaniyet itibarıyla bütün bütün yok olabilseydik! İşte o zaman çok farklı bir ufka ulaşırdık, tüm varlığı bir yâr-ı vefadar (vefalı bir dost) olarak görür ve Niyazi Mısrî gibi şöyle derdik:

Ben sanırdım âlem içre bana hiç yâr kalmadı
Ben beni terk eyledim, gördüm ki ağyâr kalmadı.

Çok iyi bilinmelidir ki, nefis ve ene’miz hakikate perde olduğu, yani “ben, ben…” demeye devam ettiğimiz sürece Allah’a kavuşamayız. Bir Hak eri bu durumu ne güzel anlatır:

Sen tecelli eylemezsin perdede ben var iken,
Şart-ı izhâr-ı vücudundur adîm olmak bana. (Gavsî)

Bu açıdan dualarımızda Rabbimize hep şöyle yalvarmalıyız: “Senin Sen olarak tecelli etmen, benim ben olarak yokluğuma bağlıdır. Beni bana mahkûm etmek suretiyle beni Sensizliğe mahkûm etme Allah’ım!”

Her şeye kâmet-i kıymeti kadar değer vermeliyiz. Beşer olmanın gereği olarak yaptığımız birtakım şeyler vardır. Allah’ın bize lütfettiği nimetlerden meşru dairede istifade ederiz. Bunu yaparken, nefsimizin, ailemizin ve sosyal çevremizin haklarına riayet etmeye çalışmalıyız. Bunların sınırlarını da zaruretlerle, ihtiyaçlarla çizmeliyiz.  Allah’ı tanıma, bilme, sevme ve O’na kullukta bulunmaya ise sınır koymamalıyız. Bu hususta mülahazalarımız hep zirvede olmalıdır. Sürekli helminmezîd (Daha yok mu?) diyerek zirveleri kollamalıyız. Rabbimizi tanıma konusunda öyle istekli olmalıyız ki, ellerimizi kaldırıp sürekli, “Allah’ım ne olur, tıpkı mübarek kulların enbiya-i izama duyurduğun gibi, Zât-ı Bahtına, ulûhiyet ve rububiyetine, şuûnât ve itibaratına, esmâ-yı sübhaniye ve sıfat-ı kudsiyene müteallik ne varsa bana da duyur!” demeliyiz. Bunu yaparken aynı zamanda Allah’tan, hiçliğimizi, O’nun karşısında ‘sıfır’ olduğumuzu bize duyurmasını da talep etmeliyiz ki ucb ve fahre düşmeyelim. Bir taraftan A’lâ-yı illiyyîn-i kemâlâta (en yüksek derecelere) talip olmalı; diğer yandan Allah’ın inayeti olmadan ayakta duramayacağımızın bilinciyle hareket etmeliyiz.

Kullukta ne kadar derinleşirsek derinleşelim kulluğun hakkını veremediğimizi/veremeyeceğimizi idrak etmeli, ibadetle en içli dışlı olduğumuz anlarda bile içimizden gele gele, tüm kalbimizle inanarak “Sana hakkıyla ibadet edemedim ey Mâbud!” demeli, her tür iddiadan uzak durmalı, büyük payeler arayışına girmemeli, O’na kulluğu en yüce paye görmeliyiz. İnsanlar içinde bir insan olma düşüncesine sımsıkı bağlı kalmalı; velilik, gavslık, kutupluk ve mehdilik gibi makamların peşinden koşmamalıyız. Şunu bilmeliyiz ki; asıl marifet; bir yandan ubudiyet semalarında pervaz ederken diğer yandan tevazu, mahviyet ve hacalet içinde hayatı sürdürebilmektir.

Bu tavır; insan açısından bir çelişki olmadığı gibi, aşağılık kompleksi de değildir. Bilakis mukteza-yı hâle mutabık davranmanın tabiî bir sonucudur. Rabbülâlemîn karşısında takınılması gereken kulluk tavrı budur. Ama aynı duyguya, insanlar karşısında, hususiyle müstebit (zorba) ve mütekebbirler karşısında kapılırsanız, işte o zaman bunun adı aşağılık kompleksi olur, bununla kendinizi alçaltmış olursunuz.

Allah Teâlâ karşısında göstereceğiniz tevazu ve mahviyet sizi yükselttikçe yükseltir. Sonunda öyle bir noktaya gelirsiniz ki, Allah’ın mükerrem kulları olan melekleri bile geride bırakırsınız. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), kulluğuyla Mirac’a yükselmiş; Allah karşısındaki tevazuuyla meleklerin önüne geçmiş, Cebrail’i de Mikail’i de geride bırakmıştır. Öyle ki, bir hadislerinde tahdis-i nimet olarak bu iki büyük meleği gökteki iki veziri olarak zikretmiştir. (Tirmizî, menâkıb 17) Fakat Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), şefaat hadisinde olduğu gibi, Allah nezdindeki konum ve mevkiini zikrettiği yerlerde, “lâ fahra” (övünmek için değil) demeyi ihmal etmemiştir. Her zaman bunu kelâm-ı lafzî ile açıktan söylemese de, O’nun sinesi her zaman “lâ fahra” mülahazasıyla çarpmıştır.

Bu konuda, Cenab-ı Hak nezdinde kıymetleri büyük olan zatların, mukarrebînin (Allah’a en yakın hak dostları) tavırları da bizim için örnek teşkil eder. Allah’ı tanıma ve bilme noktasında onların gözleri hep zirvelerde olmuş; bu yolda nefisleriyle çetin bir hesaplaşmaya girmişlerdir. Sahip oldukları her şeyi Allah’tan bilmiş, muvaffakiyetlerinde kendilerine pay çıkarmamış, kimseye karşı üstünlük mülahazasına girmemişlerdir.

Kur’ân’ın ifadesiyle, başlangıcı itibarıyla hakir bir damla sudan yaratılan ve akıbeti itibarıyla da çürümüş kemiklere dönüşecek insan neyin iddiasındadır ki! Sahip olduğumuz her şey O’ndan gelmiyor mu? O’na ne ölçüde kulluk edersek edelim ne kadar yükseklere çıkarsak çıkalım, bu katiyen vazifemizi yerine getirdiğimiz anlamına gelmez. Sahip olduğumuz nimetlere gerektiği ölçüde şükretmeye de O’nu hakkıyla tanımaya da O’na hakkıyla kullukta bulunmaya da gücümüz yetmez. İşte gerçek kulluğa ulaşmanın yolu da zaten bu acziyetimizin farkına varabilmekten geçer. Bunun farkına vardığımız an, kulluğumuzu da taçlandırmış oluruz.

Pek çoğumuz itibarıyla bizim yitik cennetimiz budur. Onu mutlaka bulmaya çalışmalıyız. Bir kere daha marifetle, muhabbetullahla, iştiyak-ı ilâhî ile kanatlanmalı, hep yükseldikçe yükselmeli, bunların dışındaki her şeyi elimizin tersiyle itmeliyiz. Kalblerimizin Allah’la ve Resûl-i Ekrem’le (sallallahu aleyhi ve sellem) irtibatı güçlü değilse, ağzımızdan dökülen bütün sözler birer iddiadan ibaret kalır. Her şey olabiliriz ama kendimizi hiçbir şey görmeliyiz. Esasen şu anda pusulasız bir şekilde yol yürüyen, ne yaptıklarının farkında olmayan, yarı canlı bir topluluk hâline gelen Müslümanların yeniden dirilişi de buna bağlıdır.

***

Not: Bu yazı, 5 Nisan 2015 tarihlerinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Mü’minin Tatil Anlayışı

Herkul | | KIRIK TESTI

Günümüzde insanlar senenin belirli vakitlerini tatil yaparak geçiriyorlar. Bu vesileyle yapageldikleri işlerine ara vermek, yorgunluklarını atmak, dinlenmek ve eğlenmek istiyorlar. Özellikle yaz ayları geldiğinde çoğu insan evinden, iş yerinden uzaklaşarak tatil mekânlarına gidiyor. Bazıları bunu meşru dairede yapsa da bazıları gaflete dalıyor, günahlara giriyor. Tatil yapma adına gidilen mekânlar, yapılan aktiviteler insanları Allah’tan uzaklaştırabiliyor. Kimileri tatillerini ruhlarını dinlendirme, yeniden şarj olma adına değerlendirirken, kimilerinin yaptıkları tatiller onları daha da yoruyor.

Tatil ile atalet kelimeleri aynı kökten gelir. Bu yönüyle tatil, kendini atalete, tembelliğe salma demektir. Gerçi biz bugün bu kelimeyi biraz daha hususi anlamda kullanıyoruz. Peki, bir Müslüman açısından tatilin ifade ettiği anlam ne olmalı, bir Müslüman bu zaman dilimini nasıl geçirmelidir?

Mü’min her zaman hareket hâlindedir. Bir işi bitirince hemen farklı bir işe koyulur. O hep “çalışarak dinlenme, dinlenirken çalışma” metoduyla hareket eder. Nitekim Kur’ân’da yer alan şu âyet-i kerime Müslümanın hayatında tembellik ve ataletin, durma ve duraksamanın olmaması gerektiğini ifade eder: فَإِذَا فَرَغْتَ فَٱنصَبْ وَإِلَىٰ رَبِّكَ فَٱرْغَب Bir işi bitirince, hemen başka işe giriş, onunla uğraş. Hep Rabbine yönel, O’na yaklaş! (İnşirah sûresi, 94/7) Dolayısıyla mü’min, iş değiştirerek, bir hâlden başka bir hâle geçerek dinlenir. Hangi dünyevî işle meşgul olursa olsun, Allah’ı unutmaz, O’ndan uzaklaşmaz. Dünyevî işlerden bunaldığı zaman namazla, duayla, evrad u ezkârla nefes alır, rahatlar.

Evet, insan fıtratı itibarıyla sürekli aynı şeyleri yapmaktan sıkılır, bunalır. Yaptığı işe karşı bıkkınlık oluştuğunda, farklı bir işe geçerek, farklı bir meşguliyet bularak hâsıl olan bu bıkkınlığı giderir. Mesela zihnî ve fikrî bir çalışmadan yorulduğunda, fizikî bir aktivite yaparak zihnini dinlendirir. Veya beden gücüyle yaptığı bir işten yorulduğu zaman bu sefer kalb ve ruhunu harekete geçirecek bir şeye yönelir. Böylece hem maddi-manevi bünyesinden beklenen her türlü fonksiyonu eda etmiş hem de yaptığı her işi gına gelmeden, aşkla, şevkle, neşe’yle yapmış olur.

İşte mü’minin tatili, dinlenmesi, istirahati budur. O, sürekli bir işten başka bir işe sıçrar. Onun hayatında atalete yer yoktur. Bu, hayatı farklı yanlarıyla yaşamak, bir işteki yorgunluğu başka bir işte atmak demektir. Sahib-i Şeriat’ın bu emrindeki sır ve temel espri iyi kavranıp fiiliyata geçirildiğinde, hayat çok daha verimli ve bereketli değerlendirilmiş olur.

Evet, insan, yaptığı işlerden yorulabilir, sürekli mesaide aynı işleri yapmaktan bıkabilir, dolayısıyla da dinlenmeye, rahatlamaya, tatil yapmaya ihtiyaç duyabilir. Fakat bir Müslüman bunu yaparken dahi vaktini tembelce geçirmez veya ehl-i dünyanın yaptığı gibi kendini ölçüsüzce eğlenmeye salmaz. Onun dinlenmesi, değişik türden bir takım faydalı meşgalelerle uğraşmasına engel olmaz. Bu yönüyle o istirahat ederken bile bir aksiyon içindedir denebilir.

Mesela insanın arkadaşlarıyla düzenleyeceği bir kitap okuma kampının, zihnî, kalbî ve ruhî faydalarının yanında rahatlatıcı, dinlendirici bir yönü de vardır. Özellikle böyle bir kampı eğer imkân varsa kırların temiz havasını teneffüs edecekleri, dünyevî meşgalelerden uzak kalacakları, ruhlarını dinlendirecekleri asude bir mekânda yapmaları, onların hem tatil ihtiyacını ziyadesiyle giderecek hem de manen beslenmelerine vesile olacaktır.

Şartlar elveriyorsa bu tür programlar ailelerle birlikte yapılabilir, çocukların da ona iştiraki sağlanabilir. Evinden, işinden, okulundan, sürekli aynı şeyleri yapmaktan bunalan insanlar farklı bir atmosferde, farklı aktiviteler yaparak rahatlayabilirler. Burada, dinlendirici/eğlendirici faaliyetlerin yanında mesela Kur’ân bilmeyenlere Kur’ân okuması öğretilebilir, birlikte kitap müzakereleri yapılabilir, birlikte evrad u ezkâr okunabilir veya faydalı görülen daha farklı programlar düzenlenebilir.

Özellikle işlerin, meşgalelerin bir hayli arttığı, çalışma şartlarının zorlaştığı günümüz dünyasında insanlar çoğu zaman okumaya, ibadet ü taate, manevî beslenmeye yeterince vakit ayıramıyorlar. Tatil zamanları bunun için bir fırsata çevrilebilir. Çalışma günlerinde fevt edilen işler o zaman yapılabilir. Yapılacak farklı aktivitelerle hem dinlenmiş hem de vaktimizi değerlendirmiş oluruz. Ayrıca bu tür programlar bizi gündelik hayatın boğucu, sıkıcı atmosferinden uzaklaştıracak, ülfet ve ünsiyetten kurtaracaktır. Böylece hayatımızı daha renkli, daha canlı, daha verimli yaşama imkânı elde etmiş olacağız.

İnsan tek başına da kitap okuyabilir, dua edebilir, evrad u ezkarla meşgul olabilir. Fakat hangi mekânda olursa olsun, çok sayıda insan güzel niyet ve maksatlarla bir araya geldiklerinde, hep birlikte Allah’tan, Efendimiz’den bahsettiklerinde kendilerine mahsus bir dünya kuracak, farklı bir atmosfer meydana getirecek, bir sinerji oluşturacaklardır. Bu atmosferi teneffüs etmek de insanın kalb, ruh ve his dünyası üzerinde apayrı bir tesir meydana getirecektir. Siz böyle bir atmosferde farklı dünyalara açılacak, farklı duygularla coşacak, âdeta kendinizi Cennet koridorlarında dolaşıyor gibi hissedeceksiniz. Oradan hem zihniniz ve bedenimiz dinlenmiş hem de manevi açıdan şarj olmuş olarak çıkacaksınız. Aldığınız enerjiyle bir süre daha canlılığınızı muhafaza edebileceksiniz.

Evet, mü’minin hayatında ataletin, tembelliğin yeri yoktur, olmamalıdır. İslâm’ın ilk asırlarında Müslümanları zirvelere taşıyan dinamikler sa’y u gayrettir, çalışkanlıktır, bitmek bilmeyen bir aksiyondur. Bizi mahveden şey ise rahat düşkünlüğüdür, yaşama zevkidir, istirahate çekilmedir. İslâm dünyası ne zaman ki sa’y ve gayreti bırakarak kendini salmaya başladı, uykuya çekildi, işte o zaman bir kısım mütegallip ve müstebitlerin oyuncağı oldu.

Dileyen dilediği gibi tatil yapabilir. Buna göre bir sistem geliştirebilir. Sırf güzel bir tatil yapabilmek, tatilde gezip eğlenmek için çalışıp kazanabilir. Bu herkesin kendi bileceği şeydir. Bir mü’min, başkaları bir şey yapıyor diye yapmaz; onun hayatının kendine özgün dinamikleri vardır. O, iş zamanında da tatil zamanında da kendini rahat ve rehavete salmamalıdır. Hususiyle yaşatmak için yaşamayı hayat felsefesi hâline getirmiş adanmışlar, kültür miraslarının temel kaynaklarının kendilerine çizdiği enginlikte yaşamalı.. hayatlarında atalete, tembelliğe yer vermeyecek şekilde bir çalışma azmi ortaya koymalı.. insan olmalarının gereği dinlenmeye ihtiyaç duyduklarında da tatillerini, istirahatlerini kendi çizgilerini koruyarak gerçekleştirmelidirler.

***

Not: Bu yazı, 29 Haziran 2007 tarihlerinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Zaaflara Yenik Düşmeme

Herkul | | KIRIK TESTI

İnsan mahiyetinde irade, his, şuur, latife-i rabbaniye, sır, hafi, ahfa gibi insanın manevi yönünü ilgilendiren önemli mekanizmalar vardır. Bununla birlikte insanda şeytanın nüfuz edebileceği nefse ait olumsuz bir kısım duygular, mekanizmalar da vardır. Bunlara insanın zaafları da denebilir. Bediüzzaman Hazretleri Hücümat-ı Sitte risalesinde bu zaafların önde gelenlerini ele almış ve bizleri bu konuda uyarmıştır. Bunlar makam tutkusu, korku, tamah, ırkçılık, enaniyet, rahat ve rehavet arzusudur. İnsanın zaafları elbette bunlarla sınırlı değildir. Bu konuda daha birçok özellik üzerinde durulabilir.

Nefse ait bu eğilimler ve zaaflar kişilere göre de farklılık gösterebilir. Yani herkesin imtihanı farklı olabilir. Mesela bazıları makam tutkusuna kapılır ve o makamda kalabilmek, o makamın gücünden istifade edebilmek için pek çok günahlar irtikâp ederler.

Bununla birlikte bazılarının makam-mansıp sahibi olma gibi bir dertleri, bir hedefleri yoktur. Kendilerine müdürlük, genel müdürlük, milletvekilliği veya bakanlık gibi mevkiler teklif edilse dönüp bakmazlar bile. Ancak onların da paraya, servete karşı zaafı olabilir. Onu elde etme adına meşru-gayrimeşru her yolu kullanabilirler. Helâl-haram demeden ceplerini, kasalarını doldurabilir, başkalarının hakkına girebilirler. Servet karşısında dize gelebilir, en yüce değerlerinden bile tavizler verebilirler.

Başkaları da vardır, ne makam tutkusu ne de para onları dize getirebilir fakat onlar da cismanî ve şehevî arzularına takılır, benliklerindeki hayvaniyete yenik düşerler. Bugüne kadar niceleri bunların kurbanı olmuş, nice aileler bu yüzden dağılmış, nice toplumlar içten içe çürüyüp gitmiştir.

Günümüzde de çokları şehvetine yenik düşebiliyor ve bu yüzden başkalarının istismarına açık hâle gelebiliyor. İnsî ve cinnî şeytanlar bu silahı kullanmak suretiyle nice kamet-i bâlâları zincire vurup onlara istediklerini yaptırıyorlar. Böyle bir mesaviye girdiklerinde, bu durumun ortaya çıkmaması için değişik angajmanlıkların altına girmek zorunda kalıyor ve bu yüzden zulüm ve haksızlıklar karşısında seslerini çıkaramaz hâle geliyorlar. Bu durumlarından istifade ile onların ellerini kollarını zincire vuran kimseler ise istedikleri melanet oyunlarını rahatlıkla sahneliyorlar.

Öyle kimseler de vardır ki bu sayılan zaafların hiçbiri yoktur onlarda. Ne dünya malına bel bağlarlar ne makam arkasında koşarlar ne de bohemliğe özenirler. Fakat bunların zaafları da korkudur. Küçük bir tehdit karşısında bile mukavemet gösteremez ve hemen dize gelebilirler. Bir fail-i meçhule kurban gitme veya sahip oldukları imkânları kaybetme korkusuyla kendilerine dayatılan her şeyi yapabilirler. Kötü niyetli kimseler parayla, makamla, şehvetle elini kolunu bağlayamadıkları bu tipleri korkuyla etkisiz hâle getirir, hatta ellerine ayaklarına pranga vurarak onları halayık gibi kullanabilirler.

Bunların yanında, tamah, açgözlülük ve doyma bilmeme de insan için önemli zaaf noktalarından biridir. Niceleri bu zaafları sebebiyle batmıştır. Bu duygunun kaynağı, tevehhüm-ü ebediyet ve tûl-i emeldir, yani hiç ölmeyecekmiş hissi ve bu his sebebiyle aşırı şekilde dünyaya bağlanma. İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallâhu aleyhi ve sellem) insanın tamahkârlığını ifade sadedinde şöyle buyuruyor: “İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa, bir vadi daha ister. Onun gözünü topraktan başka bir şey doyuramaz.” (Müslim, zekât 117)  

İnsan için imtihan unsuru olan zaaflardan bir diğeri de şöhretperestliktir. Parmakla gösterilir olma, takdir edilme, bir yâd-ı cemîl bırakma arzusu da nicelerinin ayağını kaydırmıştır. Bu duygu bazılarında o kadar güçlüdür ki sadece hayattayken değil, ölüp gittikten sonra bile şöhretlerinin devam etmesini isterler. Cenazelerine kalabalık kitlelerin katılmasını, kubbeli, süslü mezarlar içinde yatmayı ister, mezar taşlarına yazılan yazılarla ilgilenirler. Ölüp giden bir insan için bunlar ne işe yarar bilmiyorum. Münker-nekir böyle şeylere bakmaz. Evet, nam ve şöhret sahibi olma isteği bugüne kadar çoklarını dize getirmiş, onlara ne mesaviler ne mesaviler işletmiştir.

Bu tür zaafların kurbanı olan kimseler, insaniyetlerinin hakkını verememiş, hayvaniyetlerine yenik düşmüş kimselerdir. İnsanî vasıflar açısından eksiktirler, mefluçturlar. Bu tür zaaflar, bir güve gibi onun insanlığını yer bitirir de onu, medeni cesaretiyle kendini ifade etmekten, hak ve hakikati haykırmaktan alıkoyar. Dolayısıyla o, zulüm ve haksızlıklar karşısında dilsiz şeytan kesilir. Bundan dolayı ışığı söndürülmüş, gündüzü gece, baharı kış hâline getirilmiş şu tali’siz dünyada eli kolu bağlanarak bir felçli gibi yaşamaya mahkûm edilmiş pek çok zavallı vardır. Bu tali’siz dünyanın mazlumiyet, mağduriyet, mahkûmiyet dünyası  hâline gelmesinin bir sebebi de budur. Bunun arkasında ise yine bizim zaaflarımız, boşluklarımız, hata ve kusurlarımız vardır.

Esasen insan fıtratının bu tür duygulara açık olarak yaratılması, mutlak anlamda bir şer değildir. Onların kullanılacağı yerler, yüzünün çevrilmesi gerekli olan yönler vardır; bundan dolayı insanın mahiyetine dercedilmişlerdir. Bunların zaaf haline gelmesi, onun yönünü yanlış tarafa çevirmekten kaynaklanır. Şayet kişi, hidayet kaynağı olan dinin temel disiplinlerine sımsıkı sarılır, takva ile Allah’ın himayesine girer, haramlardan kaçınma ve farzları yerine getirme noktasında hassas davranırsa, her şey yerli yerine oturur ve o, bu tür zaaflardan ve onların vereceği zararlardan korunur. İmanı ve takvası, günahlara karşı bir kalkan vazifesi görür. Hatta bu zaaflara karşı verdiği mücadele sebebiyle ibadet sevabı kazanır.

Evet, bize düşen vazife, yukarıda sayılan-sayılmayan imtihan unsurları karşısında sürekli uyanık olmaktır. Bunun için şeytanın hile ve desiselerine, dürtü ve vesveselerine karşı sık sık surları gözden geçirmeli, sürekli restorasyon yapmalı, gedik ve çatlakları kapamalı, onun girebileceği hiçbir menfez, açık kapı bırakmamalıyız. İnsî ve cinnî şeytanların içimize nüfuz etmesine, kalb ve ruh dünyamıza sızmasına, nefs-i emmareyi harekete geçirmesine meydan vermemeliyiz. Nefsin arzu ve isteklerine karşı iradenin hakkını vermeli, her tür günah karşısında yiğitçe durmasını bilmeliyiz. Maddi imkânların, makam-mansıbın, şan u şöhretin, cismaniyet ve şehvetin… kulu kölesi olmamalıyız. Geçici dünyevi nimetlere gönül kaptırmamalı, gözümüzü Allah’ın ebedî ihsanlarına dikmeliyiz. Meşru dairedeki zevk ve lezzetlerin keyfe kâfi olduğunu bilmeli, asla harama adım atmamalıyız.

İşte bu duruş, insanı hayvaniyet derekelerine düşmekten korur ve onun insanî kemalat semalarında pervaz etmesini sağlar. İnsan-ı kâmil ufkuna giden yolun erkânı budur.

***

Not: Bu yazı, 29 Aralık 2014 tarihlerinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Kenetlenme

Herkul | | KIRIK TESTI

Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde iman ve Kur’ân hizmetine gönül verenlerin birbirleri ile olan ilişkilerinin “tefânî sırrına” dayanması üzerinde ısrarla durur. O, tefânîyi, birbirinde fâni olmak; kendi nefsanî hislerini unutup, kardeşlerinin meziyet ve güzellikleriyle fikren yaşamaktır şeklinde tarif eder. (Bediüzzaman, Lem’alar, s. 204) Biraz daha açacak olursak tefânî, birbirimize olan ihtiyacımızın farkına varma, kardeşlerimizin mazhar olduğu muvaffakiyetlere sevinme, yeri geldiğinde onları kendimize tercih edebilme demektir. Hiç şüphesiz böyle bir ufuk, İslâm’ın emrettiği din kardeşliğinin oldukça ileri bir seviyesini teşkil eder. Böyle bir ruhla hareket eden kimseler birbirlerine sımsıkı kenetlenerek aralarında tam bir birlik oluşturacaktır. Birbirinde fani olan kardeşler bir kubbeyi oluşturan taşlar gibi baş başa verecek, kenetlenecek ve birbirlerini düşmekten koruyacaklardır.

Kur’ân-ı Kerim, bu kenetlenme meselesini nazarlarımıza şöyle verir: اِنَّ اللّٰهَ يُحِبُّ الَّذِينَ يُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِهِ صَفًّا كَأَنَّهُمْ بُنْيَانٌ مَرْصُوصٌ “Allah, O’nun yolunda, taşları birbirine kenetlenmiş bir bina gibi saflar halinde savaşanları, mücadele verenleri sever.” (Saff sûresi, 61/4)

Sahîheyn’de (Buhârî-Müslim) geçen bir hadislerinde de Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bu manayı şöyle ifade eder: الْمُؤْمِنُ لِلْمُؤْمِنِ كالْبُنْيانِ يَشُدُّ بَعْضُهُ بَعْضًا “Mü’minin diğer mü’minlerle münasebeti, bir binanın taşlarının münasebetine benzer; birbirlerine destek verirler.” (Buhârî, salât 88; mezâlim 5; Müslim, birr 65)

Evet, böyle güçlü bir kenetlenmeden kuvvet doğar; baş başa verip birlikte hareket eden insanlar, şahsi güç ve kuvvetlerinin çok üzerinde başarılara imza atabilirler. Buna mukabil tek başına hareket eden, başkalarına itibar etmeden kendi imkânlarıyla bir şeyler yapmaya çalışan kimseler kısmen muvaffak olsalar da onların bu muvaffakiyetleri devamlı ve geniş tesirli olmayacaktır. İşte bu kabiliyetler başka kabiliyetlerle ele ele verir, sahip oldukları istidat ve kabiliyetleri, güç ve imkânları bir araya getirir ve aynı hedefe doğru hareket ederlerse nice zorlukların üstesinden gelebilir, aşılmaz zannedilen tepeleri aşabilirler. Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Böyle bir kenetlenme, hem bizim kuvve-i maneviyemizi takviye edecek, düşmeden, dağılmadan geleceğe yürümemizi sağlayacak hem de başkaları için bir çekim gücü oluşturacak, atmosferimizi bir cazibe merkezi hâline gelecektir. Pek çok insanın aynı duygu ve düşünce etrafında bir araya gelip birbiriyle kenetlenmesi başkalarının da dikkatini çekecek, özellikle kitle ruh hâletiyle hareket eden kimseleri kendine çekecektir.

Her şeyden önemlisi, böyle bir kenetlenme, âyetin ifadesiyle ilahî muhabbeti, o da ilâhî inayeti celbeder. Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir başka hadislerinde şöyle buyurmuştur: “Allah’ın rahmet ve inayet eli cemaat ile beraberdir.” (Tirmizî, fiten 7; Nesâî, tahrim 6) Şayet Cenâb-ı Hak yardım ve inayetini şart-ı âdi planında bizim kenetlenmemize bağlamışsa, böyle bir kenetlenmeyi sağlayamazsak o yardımdan mahrum kalınacak demektir. Ancak kenetlendiğimizde ilâhî inayet bizi kuşatır. Ayrıca O’nun inayeti altında olan insanlara kimse zarar veremez. Onlar tüm engelleme çabalarına rağmen ilâhî inayetle durmadan, duraksamadan hedeflerine doğru yürürler.

Meselenin bir başka yanı da şudur: Bazı ayetlerin işaret, bazı hadislerin de tasrih ettiği üzere ümmet-i Muhammed, hata üzerinde ittifak etmez. Dinî hükümlerin tespitinde icmanın bir delil olarak kullanılmasının önemli bir sebebi de budur. Aynı şekilde Kur’ân’ın “şûrâ”yı mü’min bir toplumun en bariz vasıflarından biri olarak ortaya koymasının arkasında da aynı temel espri yatar. Zira kafa kafaya verip belli meseleleri birlikte müzakere eden kimselerin yanılma oranları tek bir kimseye göre çok daha uzak bir ihtimaldir. Farklı fikirlerin çarpışmasından hakikat ortaya çıkar. Bazen bir kişinin fikrinden yüzlerce insan istifade eder. Heyetteki her bir insan, konuşulan mevzuya kendi birikimiyle katkıda bulunur.

Kararlarında isabet etme, bir binanın tuğlaları gibi birbirine kenetlenmek suretiyle cemaat şuuru kazanmış bir topluluğa Allah’ın özel bir lütfu olabilir. Yani bir araya gelip birlikte hareket edebilen insanlara Allah hususi inayet ve teveccühte bulunur, muvaffak kılar, onları dalalete ve büyük yanılgılara düşmekten korur.

Buna karşılık, münferit hareket eden kimseler çok daha fazla yanılmaya maruz kalırlar. Fertler dâhi bile olsalar bu böyledir. Çünkü insan ne kadar zeki ve bilgili olursa olsun yine de ilmi ve fikri, tek kişinin ilim ve fikri olmakla sınırlıdır; bütün olayları, bütün detayları her an göremeyebilir. Üstelik fertler karar ve tercihlerinde nefislerinin, hevalarının tesirinde kalabilirler. Bu yüzden, büyük karizmaların fikirlerine, dahiyane projelere değil, itimat edeceksek bir gaye-i hayal etrafında kilitlenmiş fertlerin meşveret neticesinde ulaştığı neticelere itimat etmeliyiz.

Tefânîden, kenetlenmeden, kardeşlikten söze başlamıştık. Yapılan hizmetlerde başarıya ulaşma adına bunlar çok önemli vasıflar, çok önemli disiplinlerdir. Ne var ki böyle bir kenetlenmenin, bu seviyede samimi bir kardeşliğin meydana gelmesi de akabinde oluşan vahdet ruhunun korunması da kolay değildir, ölesiye gayret gerektirir. Bunun için fertlerin ciddi bir eğitimden geçirilmesi gerekir. Dikkat edilmediği takdirde zamanla işin içine haset ve kıskançlık duyguları girebilir, enaniyetler çarpışabilir, çatışma ve ihtilaflar baş gösterebilir. Belli paye ve makamlara gözlerini diken insanlar oraya ulaşmak için görünme, bilinme ve kendini ifade etme arzusu içine girebilirler. Başarılarını nazara vermek suretiyle göz doldurmaya çalışabilirler. Ehl-i dünya arasında bu tür şeyler çok yaşandığı gibi, iman ve Kur’ân hizmetine gönül veren insanların arasında da yaşanabilir. Bunlar benim ciddi endişe ettiğim hususlardır.

Mü’min, kendi fazilet ve meziyetlerini “hafâ” türabına gömme noktasında kararlı olmalı, başkalarının yaptığı en küçük hizmetleri dahi alkışlamalı, takdir etmeyi bilmeli. İstenilen, beğenilen bir yere, koyacaksa, kendini değil başkalarını koymalı; maddi manevi makamlara sahip olma hususunda hep kardeşini kendine tercih edebilmeli.

Hasetten ve onun sebebiyet vereceği hınç, kin ve düşmanlıklardan korunma adına da kimsenin gıpta damarını tahrik etmemeli, kendi fazilet ve meziyetlerimizi öne çıkarmaya çalışmamalıyız. “Bendeniz şöyle konuşmuştum, böyle demiştim, şöyle yazmıştım, şunları yapmıştım.” gibi şeyler söylediğiniz zaman başkalarının kalblerinin derinliklerindeki kıskançlık duygularını tahrik edersiniz. Zira siz kendinizi azıcık öne çıkarınca başkaları bundan rahatsızlık duyar. Bu, insanın çok zayıf bir damarıdır. Hem kendini öne çıkarmak ister hem de başkalarının kendilerini öne çıkarmasından rahatsız olur. Siz kendinizi anlatmaya başladığınızda bundan rahatsız olmayacak, kıskançlık duygularını baskı altına alabilecek insan sayısı çok azdır.

Şu kadar var ki, insanları takdir etme, onların başarılarını nazara vererek onları alkışlama, bununla onları daha fazla hayır yapmaya teşvik etmenin yanında; Allah’a karşı kimseyi tezkiye etmeme (temize çıkarmama), övgüyü kaldıramayacak kimseleri methetmek suretiyle onların sırtına, altından kalkamayacakları bir ağırlık yüklememe de temel disiplinlerimizdendir. Bir şey anlatırken mübalağaya girmeme, kimseye kamet-i kıymetinin üstünde değer atfetmeme ve bütün sözlerimizin vakaya mutabık olmasına dikkat etme de… Eğer dinimizin koyduğu bu ölçülere aykırı hareket edersek maksadımızın aksiyle tokat yiyebiliriz.

İslâmî ahlâkın, İslâm’a göre yaşamanın en önemli dinamiklerinden olan istikamet; ifrat ve tefritten, her türlü aşırılıktan uzak durma ve her şeye gerektiği ölçüde önem atfetme demektir. İşte bu manada “sırat-ı müstakim” erbabı her şeyi yerli yerine koyar. Mübalağalardan, insanları kaldıramayacakları şekilde sena etmekten uzak durduğu gibi, yapılan güzellikleri de görür, o güzelliklere vesile olanları -yukarıda zikredilen esasları rahatsız etmeden- takdir etmesini de bilir. Zira başkalarının yapmış olduğu hayırlı hizmetlerden bahsetme, onları sena etme, minnetle anma ve duada yad etme, kadirşinaslığın bir gereğidir. Böyle bir kadirşinaslık, insanları hayır hususunda daha da cesaretlendirecek ve motive edecektir. Bunlar, hasedin önünü alma ve kardeşliği muhafaza etme adına önemli ölçülerdir.

Diyelim ki bir yerde i’lâ-i kelimetullah yolunda koşturan bir kardeşimiz var. Gerçekten hepimizin yüzünü güldürecek güzel işler yapıyor. Siz bir yolunu bulup onun meziyetlerini öyle bir anlatmalısınız ki o kendini anlatma ihtiyacı duymasın. Belki böyle biri, kendi yaptıklarını anlatma niyeti içindedir, hatta bunları kafasında planlamış, kurgulamıştır. Siz onun yaptıklarını öyle bir nazara verirsiniz ki ona anlatacak bir şey bırakmazsınız.

Bediüzzaman Hazretleri de ihlâs düsturlarını sayarken “kardeşlerinin meziyetleriyle şâkirâne iftihar etme” prensibi üzerinde duruyor. Evet, eğer bir meziyeti öne çıkaracak, onunla iftihar edeceksek, bu, kendi meziyetlerimiz değil, kardeşlerimizin meziyetleri olmalı. Kendimizden bahsetmek yerine kardeşlerimizden bahsetmeliyiz. Birisinin öne çıkması gerekiyorsa kendimizi değil kardeşlerimizi öne çıkarmalıyız. Böyle bir tavır hem hasedin önünü alacak hem bizi gurur ve kibirden koruyacak hem de aramızdaki birlik ruhunu perçinleyecektir.

Bunlara dikkat etmeyecek olursak hasedin, gururun, çekişme ve kavgaların önüne geçemeyiz. Aramızdaki birlik ve beraberliği muhafaza edemez, vifak ve ittifak içinde hareket edemeyiz. Bunlar da hem sevaplarımızı alır götürür hem de yaptığımız güzel işlerin yümün ve bereketini. Yürürüz, yürürüz ama yol alamayız vesselam.

***

Not: Bu yazı, 21 Haziran 2007 ve 6 Ağustos 2007 tarihlerinde yapılan sohbetlerden hazırlanmıştır.

Mağduriyet ve Mazlumiyetlerin Değerlendirilmesi

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: İslâm dünyasının pek çok yerinde mazlumiyet ve mağduriyetler yaşanıyor. Bütün bunlar bize ne ifade ediyor, mevcut tablo karşısında yapılması gerekenler nelerdir?

Cevap: Günümüzde İslâm dünyasının farklı yerlerinde farklı seviyelerde de olsa mazlumiyet ve mağduriyetlerin, tagallüp ve tasallutların, tahakküm ve mahkûmiyetlerin yaşandığı muhakkak. Bu yeni değil, belki son iki üç asırdır devam edegelen bir problem. Hususiyle son bir asrı aşkın zamandır İslâm dünyasının dört bir yandan işgal altında olduğu söylenebilir. Belki sömürgecilik adı altında başlayan açık işgaller bitti. Fakat bunları örtük işgaller takip etti ki bunlar öncekilerden daha tehlikeliydi. İşgalci güçler Müslümanları kendi hâllerine bırakmadılar. İşgal ettikleri ülkelerde okullar açarak, farklı türden projeler yürüterek kendi düşüncelerinin temsilcisi olabilecek kimseler yetiştirdiler. Bunları o ülkelerin aydınları olarak öne çıkardılar. Yönetimde, ekonomide, bürokraside, medyada vs. en hayatî konumlara onları yerleştirdiler. Kritik vazifeleri, stratejik makamları onlara teslim ettiler. Kısacası koca bir İslâm coğrafyasında bildikleri, güvendikleri insanları devletlerin başına getirdiler ve ülkelerin kaderine onlarla hükmettiler.

İslâm dünyası tabiriyle ilgili mülâhazalarımı farklı vesilelerle daha önce arz etmiştim. Bana göre günümüzde İslâm dünyası diye bir dünya yok. Müslümanların genel ahvaline bakınca, organize olmuş, bir gaye-i hayale kilitlenmiş, derli toplu bir görüntü arz eden, güzel projelere imza atan, yaptığı şeyler yapacağı şeylerin referansı olan, ufku açık, ideal insanlar toplulukları göremiyoruz. Sanki derbederlik ve perişanlığa, mazlumiyet ve mağduriyetlere razıymış gibi bir hâlleri olduğu görülür. Maruz kalınan mazlumiyet ve mağduriyetleri dahi lehimize olacak şekilde değerlendiremiyoruz. Dolayısıyla böyle bir dünyayı İslâm’a izafe ederek “İslâm dünyası” demenin İslâm’a karşı saygısızlık olacağından endişe ediyorum.

Yaşanan bunca acının ve duyulan iniltilerin bir uyanışa vesile olması beklenirdi. Yaşanan mağduriyet ve mazlumiyetlerin heyecanları uyandırması, iradeleri bilemesi, kendi değerlerimize dönme düşüncesini tetiklemesi, doğru yolu bulma noktasında bizim için bir ibre vazifesi görmesi beklenirdi. Eğer bu olsaydı kazançlı çıktığımız dahi söylenebilirdi. Zira bugün ‘bir’i verip yarın ‘on’u kazanan kimse kaybetmiş sayılmaz. Bazen yaşanan belâ ve musibetler hâl diliyle bizlere, “Emeklediğiniz yeter, kendinize gelin ve doğrulun artık!” der. Halk arasında yaygın olan şekliyle ifade edecek olursak bazen bir musibet bin nasihatten iyidir. Yani musibetlerin verdiği mesajı doğru okuyup durumdan vazife çıkarabilen bir insan kaybetmiş sayılmaz.

Yaşadığımız bu acı tecrübelerden yola çıkarak bundan sonra elde etmemiz gerekli olan şeyleri doğru tespit ve teşhis edebilmeliyiz. Şimdiye kadar çalmadık kapı, arkasından koşmadık Mehlika Sultan bırakmadık. Gel gör ki her seferinde elimiz boş olarak geriye döndük. Aradığımız şeylerin hiçbirini elde edemedik. Sürekli başkalarının metotlarıyla, başkalarının pusulalarıyla hedefe ulaşmaya çalıştığımız için hep yolumuz sarpa sardı. Aslında bütün bunlar hâl diliyle bize, “Başka vadilerde dolaştığınız yeter artık. Oralarda aradığınızı bulamadınız. Yeniden kendi dininize, kendi kültür kaynaklarınıza dönün. Aradığınızı orada bulacaksınız.” diyordu.  Kısacası, bugüne kadar yaşadığımız kayıplar, kendi değerlerimizden uzaklaşmaktan oldu. Bunu telafi etmenin öncelikli yolu da yeniden öz değerlerimize dönmek olacaktır.

Öte yandan, yaşanan sıkıntı ve bunalımları kendi derinliğiyle görebilirsek bu bizde ızdırar hâli (dara düşme) oluşturacaktır. Dara düşen ve bunun farkında olan insan, o durumdan kurtulmak için çırpınmaya başlar. Hele iman sahibi ise hiçbir durumda olmadığı ölçüde Rabbine yakarışa geçer. İşte bu ızdırar hâliyle Allah’a yönelebilir, bütün gönlümüzle O’na teveccüh edebilirsek yine kazanma kuşağına girmiş oluruz. Yeniden Mabud-u bi’l-Hak ve Maksud-u bi’l-İstihkak’a dönmek suretiyle mabetsiz ve mabutsuz dolaşmaktan kurtulmuş oluruz. Sebeplerin külliyen sukut ettiği, kendimizi bütünüyle çaresiz hissettiğimiz demlerde daha bir gönülden Çaresizler Çaresi’ne yönelir, içimizi O’na şerh eder ve yardımı da yalnız O’ndan bekleriz.

Şayet yaşanan mağduriyet ve mazlumiyetler bizde bu gibi düşünceleri tetiklemiş ve bizi bu yönde harekete geçirmiş olsaydı, onları kendi lehimize olmak üzere değerlendirmiş olurduk. Fakat ne yazık ki ezilmeler, baskılar, zulümler Müslümanlarda yer yer şiddet ve radikalizmi tetikledi. Bizdeki ezilme hissini suiistimal etmek isteyen bazı çevreler de buna destek verdi. Dolayısıyla dinde caiz olup olmadığına bakmadan, bunlarla doğru hedefe ulaşıp ulaşılamayacağı hesap edilmeden bir kısım terör örgütleri, canlı bombalar ortaya çıktı. Hâlbuki bütün bunlar, var olan mazlumiyet ve mağduriyetlerin hem de artarak devam ve temadi etmesinden başka bir işe yaramadı, yaramazdı da. Çünkü yanlış yol ve yöntemlerle doğru hedeflere varılamayacağı aşikardır.

Bu itibarladır ki içinde bulunduğumuz krizden çıkma, yaşadığımız kimlik problemini aşma, yeniden derlenip toparlanma adına nasıl bir yol ve strateji izlenmesi gerektiği üzerinde hassasiyetle durulmalıdır. Bu konuda doğru mücadele yöntemi tespit edilemez, Müslümanların güç ve enerjisi doğru istikamete yönlendirilemezse atılan adımlar maksadın aksiyle netice verebilir. Bu konuda Bediüzzaman Hazretlerinin önümüze açtığı yol fevkalâde önemlidir. O, iman mevzuunu merkeze almış, müspet harekete vurgu yapmış, maddi kılıcın kınına girdiğini vurgulamış ve medenilere galebenin ancak ikna ile olacağı üzerinde durmuştur.

Evet, bu konuda yapılması gereken öncelikli şey, teker teker fertlerin iman mevzuunda tam donanımlı hâle getirilmesidir. Allah’a gönülden inanıp bağlanan insanlar, imanlarının kendilerine telkin ettiği esaslara göre hareket edeceklerdir. Onların her biri birer emniyet insanı hâline gelecek ve çevrelerine güven vaat edecektir. Onlar kimsenin piyonu olmayacak, kendi duygu ve düşüncelerine ters fikirlere prim vermeyecek, başkalarının emellerine hizmet etmeyeceklerdir. Basiretli hareket edecek ve kimsenin oyununa gelmeyeceklerdir. Eğer düşmanlığa kilitlenmiş çevrelerle mücadele edeceklerse bu mücadeleyi de yine dinin belirlediği çerçevede sürdüreceklerdir. Ne ölmeyi ne de öldürmeyi düşünecek; bilakis yaşatmaya, yaşatmak için yaşamaya kilitleneceklerdir.

Dinimizde yaşamak ve yaşatmak esastır. Ölmenin bizatihi kendisi marifet değildir. Savaşta bile ölmek için ölünmez. Bilakis asıl olan dinin, canın, malın, ırzın, aklın korunmasıdır; İslâm kalesinin ayakta tutulmasıdır. Ancak bunları koruma yolunda ölüm karşımıza çıktığında da gözümüzü budaktan sakınmayız. İşte o durumda ölmek bir değer ifade eder. Şayet dünyanın bir yerinde umumi bir diriliş olacaksa bin canımız olsa hepsini vermeye amadeyiz. Gerçek mü’min, bir kişinin Cennet’e girmesi için elli defa ölüme razı olan insandır. Fakat doğrudan ölümü hedefleme de bazen işin kolayına kaçma olabilir. Asıl olan, insanın yaşatma düşüncesiyle her gün ölüp ölüp dirilmesidir. O, Allah’ın kendisine bahşettiği imkânları da hayatı da öyle rantabl değerlendirmelidir ki onlara gerçek kıymetini kazandırabilsin, onları ucuza satmasın. Onunla üzerine güneşin doğup battığı her şeyden hayırlı olan bir gaye-i hayali gerçekleştirsin.

İmanda kemale ulaşmayan, din adına yeterli donanıma sahip olmayan, bir gaye-i hayale kilitlenmeyen, içinde yaşadığı dünyayı tanımayan, adab u erkân bilmeyen, mukavemet gücü zayıf, hazırcı ve bomboş insanlarla kaybettiğimiz itibarımızı geri kazanmamız mümkün değildir. İşte bu sebepledir ki içinde bulunduğumuz mazlumiyet ve mağduriyetler devam edip gidiyor ve onları kendi lehimize de değerlendiremiyoruz. Şurada burada yapılan müspet manada işler olsa da gereken ölçüde bir aksiyon alamadığımız ortadadır.

Mevcut içler acısı durumumuzu iyiye çevirmenin yolu; sağlam iman ve müstakim düşüncenin yanı sıra azimli, kararlı, sürekli ve itidalli aksiyondan geçer.

***

Not: Bu yazı, 20 Haziran 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Kibir Marazı

Herkul | | KIRIK TESTI

Kibir, şeytanı doğru yoldan saptırdığı ve şirazeden çıkardığı gibi, her devirde de şeytanın avene ve çıraklarını yoldan çıkarmaya devam ediyor. Şöyle de denebilir: Şeytan, kendisini Allah’tan uzaklaştıran bu çirkin sıfatı, kendi çıraklarını yoldan çıkarmak için kullanıyor. Onlara kendilerini büyük gösteriyor, onlar da büyüklük psikozlarına giriyorlar. İş burada da kalmıyor. Bunlar, büyüklüklerinin başkaları tarafından da kabul edilmesini arzuluyorlar. Herkesten alkış ve takdir beklentisine giriyorlar. Sürekli “sen, sen…” seslerini duymak, övülmek, pohpohlanmak istiyorlar.

Şüphe yok ki bu bir iç marazdır, kalb hastalığıdır. Böyle bir hastalığa yakalanmış, bünyesine böyle bir virüs girmiş birinin iman dairesinde sabit kadem kalabilmesi kolay değildir. Zira kibir, dine girmenin önündeki en önemli engellerden biri olduğu gibi, dinde sabit kadem kalabilmenin önünde de aşılmaz bir engeldir. Kendini büyük gören kibir âbideleri, bazen başını alır nifak vadilerinde dolaşır, bazen de tepe taklak küfür gayyasına yuvarlanırlar. Evet, kibir hastalığına yakalanan kimseler şekil ve kalıp itibarıyla Müslüman görünebilir, Müslümanların yaptıklarını yapabilir, namaz kılıp oruç tutabilirler. Fakat çoğunlukla bunların Allah’la münasebetleri ya çok zayıftır ya da hiç yoktur. Çünkü bunlar, mahiyetlerinden habersiz birer gafil, Rabbilerini hakkıyla tanıyamayan birer cahil, Rabbileriyle aralarındaki münasebeti doğru tayin edemeyen birer aldanmıştır.

Ucüb, fahir, gurur, kibir gibi vasıfların her biri, -İmam Gazzâlî’nin yaklaşımıyla ifade edecek olursak- “mühlikât”tandır, yani insanı helâket ve felakete sürükleyen birer virüstür. Bu tür virüslere yakalanan ve yenik düşen bir insanın camiye gelmesi, namaz kılması, oruç tutması onu kötü akıbetten kurtaramayabilir. Zira bu tür hastalıkların varlığı daha başka hastalıklar için de birer çağrı ve davetiyedir. Kendilerinde büyüklük vehmeden, başkalarına tepeden bakmayı alışkanlık hâline getiren kibir budalaları, marazdan maraza intikal eder, bir marazlar fasit dairesi içinde dolaşır dururlar. Bir kere böyle bir deryaya -daha doğrusu gayyaya- yelken açtıktan sonra artık bir daha geriye dönemez, kibirlerinin kendilerini sürüklediği fikrî, bedenî günahlardan sıyrılamazlar. Hafizanallah.

Gerçek Müslümanlık

Tevazu, mahviyet ve hacalet; Müslümanlığın çok önemli esaslarıdır. Hususiyle iman ve Kur’ân davasına gönül vermiş adanmışların, Allah karşısındaki konumlarını bilmeleri, acziyet ve fakirliklerinin farkına varmaları ve sürekli kendilerini sıfırlayabilmeleri çok önemlidir. Onlar Allah’a karşı her tür iddiadan uzak durmalı, sürekli yüzü yerde olmalı, mahlukata karşı da tevazu kanatlarını açabildikleri kadar açmalıdırlar. Öyle ki aynanın karşısına geçip kendilerine baktıklarında veya iç yapıları itibarıyla vicdanlarında kendilerini temaşa ettiklerinde, “Olduğum kadarına da binlerce hamd ü sena olsun. Bu kadarı da olmayabilirdi. Fakat işin doğrusu, gerçek insanlığın da, ideal Müslümanlığın da çok uzağında duruyorum. Müslümanlık nerede ben nerede! Allah beni nereye koymuş ama ben nerelerde dolaşıyorum!” diyebilmelidirler. Bunu sun’i olarak dile getirmeden bahsetmiyorum, kalbleri böyle diyebilmelidir.

Aslında bir mü’minin günde beş defa Allah karşısında el pençe divan durması, bel kırıp boyun bükmesi, yüzünü yerlere sürmesi, tevazu ve mahviyetin birer sembolüdür. İnsan bunlar vasıtasıyla Allah karşısındaki konumunu hatırlar, gurur ve kibrin kendisine yakışmadığını anlar. Çünkü büyüklük Allah’a mahsustur. Azamet ve kibriya Allah’ın sıfatlarıdır. Kudsî bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, bu konuda kim bu sıfatlara sahiplik iddiasıyla ortaya çıkar, yani Allah’a mahsus olana sahip çıkarsa, tepetaklak Cehennem’e atılır. Zira Allah karşısında kibirlenen bir insan, bir yönüyle kendini O’na ortak görüyor demektir. İşte namaz kılarken önemli olan, namazın bize hatırlattığı bütün bu manaları vicdanda duyabilmek, içimizin sesi ve fıtratımızın bir yanı hâline getirebilmektir.

Tevazu ve mahviyeti fıtratının bir derinliği hâline getiremeyen, kendi konumunu doğru belirleyemez, muhasebe ve murakabe endeksli bir hayat yaşayamaz. Dolayısıyla hata ve kusurlarını göremez. Göremeyince de sürekli dışarıda suçlu arar durur. Kendini yerden yere vurmayan, bunu başkalarına yapar. Böyle biri, enaniyet girdabı içinde çırpınıp durur. Kusur ve kabahatlerini örtmek için türlü türlü yollara başvurur. Gerektiğinde sun’i gündemler oluşturur. Gerektiğinde atf-ı cürümlerle yeni suçlular bulur ve efkâr-ı âmmeyi onlarla meşgul eder. Kendi mesâvîleri konuşulmasın diye dikkatleri başka noktalara çeker. Ne yapıp edip irtikâp ettiği hata ve günahların içinden sıyrılmasını bilir.

Münafık Müşrikten Daha Tehlikelidir

Bazı kimselerde kibirle birlikte bir de nifak marazı bulunur. Bunlar zaten birbirini besleyip büyüten şeylerdir. İşte en tehlikelisi de camiye geldiği, Müslümanlardan biri gibi göründüğü hâlde gerçekte dine, diyanete düşmanlık yapan insanlardır. Çünkü bunları gerçek yüzleriyle tanıyabilmek çok zordur. Aynı safta omuz omuza durduğunuz, birlikte secdeye gittiğiniz, beraber Kâbe’yi tavaf ettiğiniz bir insan hakkında suizan etmezsiniz. Dolayısıyla aldanırsınız. İşte bu yüzden dine düşmanlık yapanların en tehlikelisi bunlardır.

Mekke’de Allah Resûlü’nün karşısına dikilen Ebu Cehiller, Utbeler, Şeybeler, İbn Ebî Muaytlar vardı. Fakat Medine’de bütün bunları unutturacak öyle birisi vardı ki belki hepsinden daha tehlikeliydi. O da münafıkların başı Abdullah İbn-i Übey İbn-i Selül’dü. O da diğer sahabeyle birlikte camiye geliyordu. Müslümanlar ne diyorsa o da aynısını diyordu. Dudaklarından dökülen kelimelerin kalbinin sesi soluğu olup olmadığını nasıl anlayacaksınız? Peygamber fetaneti lazımdı ki bu gibileri gerçek yüzleriyle tanıyabilsin. Çünkü kendilerini çok iyi kamufle ediyorlardı. Gerçekte şeytan oldukları halde kendilerini melek gibi gösteriyorlardı. Bu yüzden sahabeden bile niceleri onlara inanıyordu. Mü’minlerin aleyhine takındıkları tavırlardan ötürü biri münafıkların üzerine yürüdüğünde, “Mü’min bir kardeşimize nasıl bunu yaparsınız?” diyerek onları koruyorlardı.

Maalesef çağımızda da hem kibir hem de nifak başını almış gidiyor. Hz. Pir bu çağa süfyaniyet çağı diyor. Onun da değişik merhaleleri vardır. Bunun ne zaman biteceğini kestirmek de mümkün değildir. Hakiki mü’minler gözlerini açacakları, hakkı bâtıldan tefrik edecekleri âna kadar süfyaniyetin değişik fasılları yaşanmaya devam edecektir. Nifak şebekesi, saf Müslümanları arkalarına alıp istedikleri yere sürükleyecek ve onlara istediklerini yaptıracaklardır. Tabii bu arada nice nesiller heder olup gidecektir.

İşte bu sebepledir ki en çok ihtiyacını duyduğumuz insan, tevazu ve mahviyetle Hak karşısında iki büklüm duran ve kendini yerden yere vuran insandır. Kalben inanmış samimi bir mü’min, yüzüne karşı övgü makamında söylenen maşallahlara, bârekallahlara prim vermez, övülmeyi sövülme gibi görür. Ortaya koyduğu başarılar yüzüne karşı söylenince mahcup olur. Bunların asıl sahibinin Allah olduğunu bilir. İnsanlığa hizmet edecek olanlar da, nifak ve süfyaniyetle mücadele edecek olanlar da işte bu tevazu kahramanlarıdır.

***

Not: Bu yazı, 1 Şubat 2015 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Enaniyetten Sıyrılma

Herkul | | KIRIK TESTI

Bediüzzaman Hazretleri, bu çağın, bir enaniyet çağı olduğunu söyler. Müslümanlara, bir buz kütlesi hükmünde olan enaniyetlerini, şahs-ı manevinin havuzunun içinde eritmelerini salık verir. (Bediüzzaman, Kastamonu Lahikası, s. 2) Kutuplardaki buzulların erimesi ekolojik denge açısından zararlı olsa da, enaniyet buzlarının erimesi, yeryüzü ahengi ve toplum huzuru açısından çok faydalıdır. Zira günümüzde ailede, içtimai hayatta, insanî ilişkilerde yaşanan çatışmaların, huzursuzluk ve kavgaların önemli sebeplerinden biri buzullaşarak genleşmiş, şişmiş egolardır.

Egoyu buz metaforu ile izah eden Hz. Pîr, enaniyetin eritilmesini sadece bir hedef olarak göstermekle kalmaz, eserlerinde bunun nasıl realize edileceği noktasında da bizlere rehberlik yapar. Mesela bir yerde, “Otuz seneden beri iki tâğut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri ene’dir, diğeri tabiattır… Cenâb-ı Hakk’a hamd ve şükürler olsun ki, Kur’ân’ın feyziyle, mezkûr mücadelem her iki tâğutun ölümüyle ve her iki sanemin kırılmasıyla neticelendi.” (Bediüzzaman, Mesnevi-i Nuriye, s. 107) demek suretiyle hem sorunun kaynağını hem de çözüm yerini gösterir.

Hz. Pir’in bu konuda deyip ettikleri, sadece nazari bilgilerle sınırlı değildir. Bilakis o, yaşantısıyla, tavır ve davranışlarıyla da bizlere gerçek kulluğun, tevazu ve mahviyetin yolunu gösterir. O, nesillerin imanını kurtarma ve onlara gerçek kulluğa giden yolu gösterme noktasında ölümsüz eserler kaleme almış fakat bunlardan kendisine bir pay çıkarmamıştır. Onun nefsine hitaben söylediği şu sözleri başka izaha ihtiyaç bırakmayacak niteliktedir: “Sakın ‘Ben bu güzelliklere mazharım. Güzele mazhar olan güzelleşir.’ deme. Zira güzellik, mahiyetinin özü hâline gelmediğinden, ona mazhar değil, sadece onun uğrağı olursun. Hem ‘İnsanlar içinde ben seçildim. Bu meyveler benim ile gösteriliyor. Demek bir meziyetim var.’ da deme! Hayır, hâşâ! Belki herkesten evvel sana verildi; çünkü sen herkesten daha müflis ve daha muhtaçtın, daha çok elem çekiyordun. Bu yüzden senin eline verildi.” (Bediüzzaman, Sözler, s. 244)

Onun eserlerinin birçok yerinde nefsiyle bu tür yüzleşme ve hesaplaşmalara rastlamak mükmündür. Mesela başka bir yerde nefsine hitaben şöyle der: “Sen, ey riyakâr nefsim! Dine hizmet ettim diye gururlanma. ‘Muhakkak ki Allah, bu dini fâcir bir adamla da teyid ve takviye eder.’ (Buhari, cihad 182; Müslim, iman 178) sırrınca, müzekkâ olmadığın için, belki sen kendini o recül-i facir (günahkâr adam) bilmelisin.” (Bediüzzaman, Sözler, s. 515)

Bediüzzaman ölçüsünde nefsiyle yaka paça olan, nefsini terbiye ve tadil etme gayreti içinde olan insan çok azdır. Yer yer Cenâb-ı Hakk’ın bir kısım ikram ve ihsanlarını da zikretmesinden hareketle onu tanımayan bir kısım kimseler onun fahirlendiğini zannetmişlerdir. Hâlbuki yukarıda zikrettiğimiz örneklerde de görüleceği üzere o âdeta nefsini görmeyen, kendini hiç hesaba katmayan, tüm güzellik ve lütufları sahibine verme noktasında zirve tam bir tevhid eridir. Sürekli nefsini sorgulamış, hiçbir meziyeti kendinden bilmemiştir. İkramları zikrederken maksadı kendisini nazara vermek değildir; bilakis ağır baskılar altında yaşayan çevresindeki bir avuç insanı manevi açıdan teyit ve takviye etmektir.

Gerçekte pek çok ahlakî ve insanî problemin temelinde Allah’tan uzaklaşma, O’nun karşısında alınması gereken tavrı alamama vardır. Zira Allah’ı tanımayan, O’nun büyüklük ve azametini bilmeyenler, kendilerinde bir büyüklük vehmedip gurur ve kibre kapılırlar. İşte bu sebepledir ki Bediüzzaman Hazretleri eserlerinde baştan sona hep iman-ı billah, marifetullah ve muhabbetullah üzerinde durmuş, isim ve sıfatlarıyla Allah’ı kullarına tanıtmaya çalışmıştır. Evet, Zat-ı Ulûhiyet hakkında derin bir iman şuuruna ulaşan kimse, kalb ve ruhun hayat derecesine çıkacak ve enaniyetten sıyrılacaktır.

Aslında kulluğun özü; insanın Allah karşısındaki konum ve durumunu doğru tespit edebilmesi, acz ve fakrını hissedebilmesi, O’nun her şey olmasına mukabil kendi hiçliğinin farkına varmasıdır. Bazıları bunu yanlış anlayıp bir kompleks olarak görebilirler. Halbuki falanın filanın karşısındaki durumumuzdan bahsetmiyoruz. Gökleri ve yeri tespih taneleri gibi evirip çeviren kudreti ve iradesi sınırsız Yaratıcı karşısındaki durumumuzu belirlemeye çalışıyoruz. Sonsuz karşısında sıfır olduğumuzu, sahip olduğumuz bütün güzelliklerin O’ndan geldiğini vurguluyoruz.

Eğer enaniyetin dar ve boğucu atmosferinden kurtulmak istiyorsak meclislerimizi hep sohbet-i Cananla nurlandırmalı, kendimizi unutarak her şeyi O’na bağlı götürmeliyiz. Gözümüz gönlümüz yalnızca O’nda olmalı. O’nunla ilgisi olmayan meseleler bize ne kadar büyük görünürse görünsün tâlî meselelerdir. Esasen tâli meselelerin bir kıymet ifade etmesi de yine O’nunla irtibatlı götürülmesine bağlıdır. Maalesef bazen bir araya geliyor, bazı meseleleri saatlerce müzakere ediyoruz. Fakat Uluhiyet hakikatleri konuşulmayınca, sohbet-i Canan olmayınca işin içine enaniyetler, dediğim dedik tavırlar giriyor, gerginlikler yaşanıyor, işin bereketi kaçıyor ve arzu edilen neticeler alınamıyor.

Meclislerinizi Kur’ân’la, zikrullahla, ibadet ü taatle, tefekkürle, duayla, kitap okumakla değerlendirir ve derinleştirirseniz, Cenab-ı Hak da sizin azminize, cehdinize, kararlılığınıza, sa’yinize farklı derinlikler lütfeder; niyet ettiğiniz, gaye-i hayal haline getirdiğiniz meseleleri tahakkuk ettirmeye sizi muvaffak kılar. Başkaları hakkında suizanda bulunmak, bulunup günaha girmek istemem, fakat şu kadarını demeliyim ki bir araya gelmelerimizin, müzakerelerimizin, istişarelerimizin, ne ölçüde, bu çizgide devam ettiğine dair ciddi endişelerim var. Düşünce dantelamızı hep sohbet-i Canan etrafında örgüleyemiyoruz gibi geliyor. Enaniyetten sıyrılamayışımızın, meseleleri kendimize bağlı götürmemizin, indî ve keyfi mülâhazalara takılmamızın altında da bu var. Böyle olunca da yaptığımız işlerin bereketini göremiyoruz.

Bu böyleyken, benlikten, egoizmden kurtulma, tevazu ve mahviyeti fıtratımızın bir yanı hâline getirme adına ciddi bir gayret ortaya koyduğumuz da söylenemez. Belki çokları sahip olduğu enaniyetin farkında bile değil. Farkında olmayınca da bundan rahatsızlık duymuyor. Dolayısıyla ondan kurtulma adına bir gayret de ortaya koymuyor. Evet, kaç insan vardır ki her gün ellerini Cenab-ı Hakk’a kaldırsın “Allah’ım bahtına düştüm, ne olur, beni şu benlik denilen canavarın pençesinden kurtar!” diyerek yana yakıla dua etsin. Esasında tekye ve zaviyelerin en büyük fonksiyonlarından biri buydu. İnsanlar oralarda, riyazetle, çileyle, erbainlerle, seyr u sülûk-i ruhani ile, daha başka mücahede yollarıyla Allah’la aralarında kalın bir duvar oluşturan benliklerinden sıyrılmaya ve böylece Allah’a yaklaşmaya çalışıyorlardı.

İnsan kendinden vazgeçmeyince Allah’ı bulamaz. Kendine takılan, kendi dünyasını yaşayan, sürekli kendisiyle oturup kalkan, hep kendisiyle meşgul olan biri, maiyyet-i ilâhiyeye ulaşamaz. Eğer Cenab-ı Hakk’ı gönlümüzde bulmak, bütün gönlümüzle O’na teveccüh etmek istiyorsak, O’nunla aramıza giren bütün engellerden sıyrılmamız gerekir. Bunların başında da egomuz, benliğimiz gelir. Hususiyle enaniyetin bir put hâline geldiği, herkesin taparcasına ona bağlandığı bir çağda, şayet kurbiyet ve maiyyet gibi bir talebimiz varsa, öncelikle enaniyetten sıyrılma adına ciddi bir ceht ve gayret ortaya koymamız gerekiyor. Maalesef bu meseleleri kendi önemi ve ağırlığı içerisinde ele almadığımızdan manevi açıdan katedilmesi gereken mesafelerin hep berisinde kalıyoruz.

Üzerinde yeterince düşünmediğimiz, bütün söz ve amellerimizi derince muhasebe ve murakabe süzgeçlerinden geçirmediğimiz için; en samimi görünen niyetlerin, en ihlaslı yaptığımızı zannettiğimiz ibadetlerin, büyük fedakârlık olarak gördüğümüz hizmetlerin içine bile benlik ve enaniyetin nasıl sinsice girdiğini göremiyoruz. Sürekli ve derinlikli bir mücadele olmadan nefsin oyunlarından salim kalınamaz, ihlâs yakalanamaz. Önemli olan, yapıp ettiğimiz bütün salih amelleri halisane yapabilmektir. Yapılan amellerin Allah katında değerler üstü değerlere ulaşması buna bağlıdır. Bunun dışında kalan her şey mü’min için abesle iştigaldir. Asıl olan, O’nun hoşnutluğudur, O’nun rızasıdır, O’nun sevgisine mazhariyettir. İnsan hayatı boyunca hep bunlara talip olmalı, bunları istemeli, bunların arkasında koşmalıdır. Eğer bütün arzu ve isteklerimizi bu noktaya yoğunlaştırabilir ve bunu başarabilirsek enaniyetimiz de tuz buz olacak, eriyip gidecektir.

Arz etmeye çalıştığım bu hususları sürekli birbirimize hatırlatmalı, her yerde dile getirmeli ve bu noktada birbirimizi rehabilite etmeliyiz. Muhavere ve müzakerelerimiz az zemininden dışarıya kaydığı zaman kimseyi kırıp incitmeden onları hemen gerçek zeminine çekmeliyiz. Nimetlerin akıp geldiği kaynağı hiçbir zaman unutmamalıyız. Şayet enaniyetlerimizden sıyrılarak her şeyi O’ndan bilir, bütün meselelerimizi O’na bağlı götürür ve halisane bir kulluk tavrı ortaya koyabilirsek, Allah küçüklüğümüze ve hiçliğimize bakmadan bugüne kadar lütfettiklerinin çok daha ötesinde nimetlerle bizi serfiraz kılacaktır. Zira çok küçük şeylere büyük vazifeler gördürmek O’nun şe’nindendir.

***

Not: Bu yazı, 10 Haziran 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Maiyyet ve Kurbet Ufku

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: İman ve Kur’ân hizmetine gönül veren insanların ter ü taze kalabilmesi ve başkaları üzerinde müessir olabilmesi için  لِي مَعَ اللهِ وَقْتٌ “Benim Allah ile hususi bir vaktim vardır.” ufkunu yakalaması gerektiği ifade ediliyor. Bunu biraz açar mısınız?

Cevap: Soruda zikredilen ve hadis olarak rivayet edilen sözün tam metni şu şekildedir: لِي مَعَ اللهِ وَقْتٌ لَا يَسَعُنِي فِيهِ مَلَكٌ مُقَرَّبٌ وَلَا نَبِيٌّ مُرْسَلٌ  “Benim Allah ile öyle bir ânım vardır ki, o esnada bana ne mukarreb (Allah’a yakın) bir melek ne de bir nebiyy-i mürsel ulaşamaz.” (Munavî, Feyzu’l-kadîr, 4/6; Aclunî, Keşfü’l-hafâ, 2/173) Bazı kaynaklarda bu söz, لِي وَقْتٌ لَا يَسَعُنِي فِيهِ غَيْرُ رَبِّي “Benim öyle bir vaktim vardır ki o vakitte Allah’tan gayri hiç kimse bana refakat edemez.” (Kuşeyrî, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye, 1/190) şeklinde de rivayet edilir. Bu söz özellikle tasavvuf ehli arasında hadis olarak meşhur olsa da, sahih hadis kitaplarında böyle bir rivayete rastlanmaz. Bununla birlikte Tirmizî’de yer alan şu rivayetin bu manayı desteklediği ifade edilmiştir: كَانَ رَسُولُ اللهِ إِذَا أَوَى إِلَى مَنْزلِهِ جَزَّأَ دُخُولَهُ ثَلَاثَةَ أَجْزَاءٍ جُزْءًا لِلَّهِ وُجُزْءًا لِأَهْلِهِ وَجُزْءًا لِنَفْسِهِ “Allah Resûlü evine gittiğinde zamanını üçe ayırırdı; üçte birini Allah’a, üçte birini ailesine, üçte birini de kendine tahsis ederdi.” (Tirmizî, Şemâil, s. 192)

Bu söz genellikle tasavvuf ehli tarafından seyr u sülûk-i ruhânî (Allah yaklaşmak için yapılan kalbî seyahat) açısından ele alınmış ve hakkında farklı mütalaalar ortaya konulmuştur. Bazıları bunu hayret makamı olarak görmüştür. Bunu; dehşet, kalak ve heyman gibi kavramlarla da ifade edebilirsiniz. Bazıları da meseleyi sekr, mahv ve fena açısından ele almıştır. Farklı bir açıdan bu ifadenin, esmâ dairesinin tam kavrandığı veya onun da aşılarak sıfât dairesine sıçrandığı, hatta esmâ ve sıfâtın da silinip gittiği ve Zat-ı Baht mülahazasıyla oturup kalkıldığı bir makama işaret ettiği de söylenebilir. Yani bu, Allah’la bir maiyyet noktasıdır. Kim bilir böyle sürprizler kuşağına açılmış bir tâli’li, ne tür varidât ve mevhibeler sağanağına mazhar olur!

Böyle bir pâye herkese müyesser olmayabilir. Belki bu, akrabü’l-mukarrabînin veya ona yakın olan kimselerin ulaşacağı bir hâl veya makamdır. Fakat herkes derecesine göre bir kurbet atmosferine girebilir ve kendi arş-ı kemalâtına doğru yol alabilir.  İnsan için önemli olan, böyle bir maiyyet ve kurbet ufkunu yakalama azm ü cehdine sahip olmasıdır. Buna ulaşma adına hangi yolun takip edildiğinin de çok bir önemi yoktur. Herkes böyle bir noktayı yakalamak için farklı yollara sülûk edebilir, farklı vasıtalar kullanabilir. Mesela Bediüzzaman Hazretleri acz, fakr, şevk ve şükür yoluna dikkat çekmiş, bazı yerlerde tefekkür ve şefkati de bunlara ilâve etmiştir.

Amel, yani bilginin pratiğe dökülmesi, ilim-amel birliğinin kurulması, Allah’a kurbiyet ufkunun yakalanması adına üzerinde önemle durulması gerekli bir husustur. İnsan, elde ettiği hakikat bilgisini sadece nazarîde bırakmamalı, çok iyi hazmetmeli ve amele çevirmelidir. Şayet o, bildiği şeylere aksine ihtimal vermeyecek şekilde inanır, imanında tahkike ulaşır ve bilip inandığı hakikatleri de pratiğe dökerse, Cenab-ı Hakk’ın teveccüh ve lütuflarına mazhar olur. Amel, imanı da besler. Namaz, oruç, evrad u ezkar gibi ibadetler, mahiyetini tam kestiremeyeceğimiz şekilde içimizde çok derin bir imana inkılap eder. Hazmedilmeyen, benimsenmeyen, tabiata mâl edilmeyen ve uygulanmayan şeylerin yalnızca nazarî olarak bilinmesi insanı Allah’a yaklaştırmaz. Amelin fayda vermesinin şartı da devamlılığıdır.

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, hak yolcuları, farklı farklı yollarla Allah’a kurbet ufkunu kazanmaya çalışmış, bunun için cehd ü gayret sarf etmiş, pek çokları itibariyle bunu hayatlarının en büyük gayesi bilmiş ve ona göre yaşamışlardır. Bütün bu yollar, “lî maallahi vaktün” ile ifade edilen hakikate ulaşma adına önemli birer vesiledir. Meseleye bu zaviyeden bakınca, maiyyet-i ilahiyeye ulaşma hakikatinin, çok geniş olduğu görülebilir. Herkes kendi kabiliyet ve donanımına göre farklı bir zaviyeden ona ulaşabilir, onun varidatını duyup zevk edebilir. Her kurbet namzedi, kendi ruh ve kalb aynasının vüs’ati ölçüsünde onu idrak edebilir; iman ve marifetullahtaki derinliği, ibadet ü taatindeki ciddiyeti ölçüsünde mesafe kat edebilir. Yeter ki bu istikamette bir cehd ü gayret ortaya koysun.

İnanan her ruh bu ufku yakalamaya çalışmalı, özellikle de önemli bir misyon yüklenen insanlar. Onlar, Cibril hadisinde ifadesini bulan iman, İslâm ve ihsan hakikatlerini zirvede temsil etmenin peşinde olmalıdırlar. Çünkü imanı tamam olmayan bir insanın yapacağı iman hizmetinden bir şey beklenemez. İslâm’ı düşe kalka götüren biri, başkaları üzerinde müessir olamaz. İhsan şuuruna ulaşamamış birinin din adına deyip ettikleri gürültü ve dedikodudan öteye geçemez; yalanın, aldatmanın, riyanın ve gösterişin sesi soluğu olabilir. Böyleleri, söz ve amel ikiliğinden kurtulamayacaklarından başkaları nazarında inandırıcı olamaz, çevrelerine güven vaat edemezler.

Bir insanın duygu ve düşüncelerinde, tavır ve davranışlarında hakiki anlamda doğruluğu temsil etmesi, ihsan şuuruna ulaşmasına bağlıdır. İhsan ise Efendimiz’in (sallallahu aleyhi vesellem) tariflerine göre insanın Allah’ı görüyor gibi, en azından O’nun tarafından görülüyor olma mülahazasına bağlı olarak yaşamasıdır. Bunun da kendi içinde sonsuz derecesi vardır. Bir dava insanı, en azından Allah tarafından görülüyor olma mülahazasıyla hareket etmeli, her an Allah’ın gözetimi altında bulunduğunu hissetmelidir ki yalandan, riyadan, gösterişten kurtulabilsin. Zira böyle bir şuur, böyle bir ihsas, insanın tavır ve davranışlarına hemen akseder. Onu laubali ve dengesiz tavırlardan, hata ve günahlardan uzak tutar. Onun gevşemesine, kendini salmasına, dünyaya dalmasına mâni olur. Oturma, kalkma, yatma, yeme, içme gibi bütün fiillerine tesir eder. Bütün karar ve tercihlerinde onu yönlendirir.

Kişi hele bir de bir üst mertebeye çıkarak Allah’ı görüyor gibi olma ufkuna ulaşırsa, kesret bütün bütün gözünden silinir gider ve âdeta baktığı her şeyde Allah’ı müşahede etmeye başlar. Mevlâna Câmî’nin ifadesiyle yalnız Bir’i ister, yalnız Bir’i çağırır, yalnız Bir’i talep eder, yalnız Bir’i görür, yalnız Bir’i bilir, yalnız Bir’i söyler… O’nun dışında başka şeylerle meşgul olmayı abes sayar.

Böyle bir şuur ve idrake ulaşamayan birinin tahkikî imana ulaşması, ihlâs-ı tâmmı elde etmesi mümkün değildir. Dolayısıyla da o, taklitten ve şekil Müslümanlığından kurtulamaz, riya ve gösterişten sıyrılamaz. Böyle birinin dini tebliğ hamleleri de çoğunlukla fiyasko ile sonuçlanır. Zira o, bugün söylediklerini yarın yaptıklarıyla tekzip eder. Söz ve tavırlarında istikamet ve kararlılık olmaz. Bu yüzden de inandırıcılığını kaybeder. Muvakkaten kitleler üzerinde tesirli olsa ve onları arkalarından sürüklese de sa’y ve gayretlerinin semeresi kalıcı olmaz. Kısa süreliğine parlasa da hızla söner gider. İnsanın parlaklığını devam ettirmesi, Nur kaynağına teveccühünün devam ve temâdîsine bağlıdır. Güneş’le arasına perdeler giren kabarcıkların karanlığa bürünmesi gibi, Allah’tan kopanlar da ışıltılarını kaybederler.

Hâsıl-ı kelâm, özellikle dava-yı nübüvveti temsil etme gibi bir derdi ve gaye-i hayali olan kimselerin başarıya ulaşmalarının öncelikli şartı, Allah’la irtibatlarının güçlü olmasıdır. Cenab-ı Hak her zaman, rahmetiyle, liyakat ve istidatlarımızın çok çok üstünde beklenmedik lütuflarda bulunabilir. Bir nefer olmaya liyakatimiz olmadığı halde, generallik bahşedebilir. Biz bunları O’nun rahmetinden bekleriz. Zira O, lütuf ve kerem sahibidir. Bununla birlikte O, dünyayı hikmet diyarı olarak yaratmıştır ve çoğu zaman bizimle ilgili icraatlarını, şart-ı âdi planında bizim iradelerimize paralel olarak götürür. Dolayısıyla bizim neye ne kadar meyil gösterdiğimiz, neyi ne kadar talep ettiğimiz, talep ettiğimiz şeyleri elde etme adına ne kadar cehd ü gayret ortaya koyduğumuz, bu gayretlerimizde ne kadar ısrarlı ve kararlı durduğumuz çok önemlidir.

Şayet Allah’ın makbul kulları arasında yerimizi almak ve başkaları üzerinde müessir olmak istiyorsak, “lî maallahu vaktun” ufkuna talip olmalıyız. Tüm dünya vemâfîhâyı arkada bırakıp yalnızca Rabbimizle beraber olduğumuz vakitlerimiz olmalı ve böyle bir maiyyet ve kurbiyeti elde etme adına bir ömür boyu çırpınıp durmalıyız.

***

Not: Bu yazı, 7 Haziran 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Kardeşlik Ruhunun Tesisi

Herkul | | KIRIK TESTI

Soru: Aynı hedefe doğru yürüyen insanların sahip oldukları farklı duygu ve düşüncelerin ihtilaf sebebi olmaması için nelere dikkat edilmelidir?

Cevap: Öncelikle soruda da işaret edilen bir hususun üzerinde durulması faydalı olacaktır. İnsanın bir gaye-i hayalinin (idealinin) olması ve hayatını hedefli yaşaması çok önemlidir. Hedeflenen şeyin de çok iyi belirlenmesi gerekir. Allah’ın dininin dört bir yana duyurulması uğrunda yola çıkan bir insan, nasıl bir yola girdiğini, bu yolun hususiyetlerini, onu nereye ulaştıracağını daha baştan çok iyi kavramalıdır. Hatta meseleyi sadece bir aklî kabule bağlamakla da yetinmemeli, kalbinin, hislerinin, latifelerinin de aklıyla aynı istikamette yol almasına özen göstermelidir. Bütün benliğiyle gaye-i hayaline kilitlenmeli ve sürekli bu istikamette hareket etmelidir.

Ortak Paydalar

Eğer bir davaya omuz veren farklı farklı insanlar, yürüdükleri yolu doğru belirlemiş, hedeflerini doğru tayin etmiş ve yürüdükleri yolda el birliği, gönül birliğini sağlayabilmişlerse, sahip oldukları pek çok fasl-ı müşterek (ortak payda) var demektir. Unutmamak gerekir ki insanlar ne kadar çok fasl-ı müştereke sahipse ve bunun da ne kadar çok farkındalarsa uzlaşıp anlaşmaları da o kadar kolay olur. Bu sebepledir ki Bediüzzaman Hazretleri, Uhuvvet risalesinde mü’minler arasındaki ortak noktalara dikkat çekmiş ve bunların en önemlilerini tek tek saymıştır. Bu, üzerinde ciddi durulması gerekli olan bir konudur. Fasl-ı müştereklerin çok iyi belirlenmesine, detaylandırılmasına, bunların insanlara çok iyi anlatılmasına ve hazmedilmesine şiddetle ihtiyaç vardır.

Mesela Müslümanlar arasında vifak ve ittifakı sağlamak için sadece Müslümanlık ortak paydasından bahsetmek herkes için yeterli olmayabilir. Meselenin daha da detaylandırılması, açılması, duygu ve düşüncelere mâl edilmesi gerekir. Üstad Bediüzzaman Hazretleri şu ifadeleriyle bize böyle bir ufuk gösteriyor: “Her ikinizin Hâlıkınız bir, Mâlikiniz bir, Mâbudunuz bir, Râzıkınız bir… bir, bir, bine kadar bir, bir. Hem Peygamberiniz bir, dininiz bir, kıbleniz bir… bir, bir, yüze kadar bir, bir.  Sonra köyünüz bir, devletiniz bir, memleketiniz bir… ona kadar bir, bir.”

Burada kullanılan on, yüz, bin gibi miktarlarla anlatılmak istenen, miktar değil, keyfiyettir. Hz. Pir, bunlarla, ortaya koyduğu müşterek noktaların önemine dikkat çekiyor. Keyfî (nitelikle ilgili) bir şeyin önemini, kemmî (nicelikle ilgili) bir ifadeyle dile getiriyor. Her şeyi yaratan Allah’ın birliği hakikati, nübüvvet hakikatinden önce geldiği gibi; elbette ki din ve kıble birliği de benim mensup olduğum kabile veya aile birliğiyle ölçülemeyecek kadar aşkındır.

Şayet sahip olunan ortak paydalar çok iyi belirlenir, her vesileyle bunların üzerinde durulur ve bunlar zihin ve kalb dünyasına mâl edilirse büyük oranda çatışma ve kavgaların da önüne geçilmiş olur. İnsanız, her birimizin farklı hassasiyet ve zaaf noktalarımız var. Mutlaka birilerinin bir kısım sözleri, tavır ve davranışları gözümüze batacak, bizi rahatsız edecektir. Fakat bahsini ettiğimiz fasl-ı müştereklerin insanları birleştirmede, bir arada tutmada öyle güçlü bir etkisi vardır ki, bunları nazar-ı itibara alan biri, iradesini de o yönde kullanırsa bütün ayrıştırıcı ve uzaklaştırıcı faktörleri görmezden gelebilir, tolere edebilir. Bir ve beraber olmayı gerektiren ortak paydaların büyüklüğü, çatışma vesilelerini gözünde küçültüp yok edebilir. Böyle biri, “Madem o da benim gibi Allah diyor, Peygamber diyor, aynı kıbleye yöneliyor, benimle aynı derdi paylaşıyor, aynı ülkede benim yanı başımda yaşıyor, benimle aynı şeylere sevinip benzer şeylere maruz kalıyor, ne diye onunla aramdaki kardeşliği zedeleyeyim!” diyerek şahsî mizacı itibarıyla hazmedemediği pek çok olumsuzluğu iradesiyle bastırmaya çalışır.

İradenin Hakkını Verme

Bunu böyle tespit etmekle birlikte, ne yaparsak yapalım, bütünüyle ihtilafların önüne geçemeyeceğimizin de bilincinde olmalıyız. Bunun başlıca iki sebebi vardır: Birincisi, irşad, tebliğ, hayırhahlık, terbiye herkeste aynı etkiyi göstermeyebilir. Siz insanları yüksek bir mefkureye inandırmak, onları rehabilite etmek, onlar arasında insanî duyguları canlandırmak için ne kadar gayret ederseniz edin, mutlaka nefsine ve şeytana uyan birileri çıkacaktır. Vaaz u nasihatleriniz, tebliğ ve irşadınız herkeste aynı etkiyi göstermeyecektir. İkincisi de Cenab-ı Hak insanları farklı yaratmış, her bir ferde bambaşka özellikler lütfetmiştir. Dikkat edilmediği takdirde bu farklılıklar çatışma vesilesine dönüşebilir.

Bununla birlikte biz, bize düşeni yapmalı ve insanları, insanî olmayan, insana yakışmayan tavır ve davranışlardan uzak tutma adına gayret göstermeliyiz. Saldırmanın, kavga etmenin, birbirini boynuzlamanın, ısırmanın, başkalarının hakkını elinden almanın insana yakışmadığını anlatmalıyız. Onların hayvaniyetten çıkmaları, cismaniyeti bırakmaları, kalb ve ruhun hayat derecelerine yükselmeleri adına elimizden geleni yapmalıyız.

Allah murad buyursaydı herkesi aynı meşrepte, aynı mizaçta yaratırdı. Dolayısıyla herkesin duygu ve düşünceleri aynı olurdu ve kimse kimseyle kavga da etmezdi. Ne var ki bu takdirde iradeye iş kalmazdı. Oysaki Cennet’e girmek, -şart-ı âdi planında- Allah’ın iradeye bir lütfudur. İman etme, İslâmiyeti kavrama, ihsan şuuruna erme gibi mazhariyetlerin hepsi, Allah’ın iradeye lütfettiği güzelliklerdir. Allah, insanı iradesiyle başka mahluklardan ayırmıştır. Hatta insan, iradesini kullanma açısından meleklerden bile ayrılır. Zira meleklerde ya bizdeki manada bir irade yoktur ya da onların iradeleri yalnızca Cenab-ı Hakk’ın emrettiği şeylere karşı arzu duyacak mahiyette yaratılmıştır.

İşte irade ve tercih sahibi kılınmasıyla başka mahluklardan ayrılan insana düşen vazife, başkalarıyla vifak ve ittifak içerisinde hareket etme adına iradesinin hakkını vermektir. Asıl mesele, bir yolda yürürken, bir hedefe doğru ilerlerken bunu hır gür çıkarmadan yapabilmektir. Bizim gibi düşünmeyen, bizim gibi hareket etmeyen, duygu ve düşüncelerinde bize ters düşen kimselerle uyum içinde olabilmektir. Evet, bazı insanlar sinir sistemimizle oynayabilir. Onların hâl ve hareketleri, duygu ve düşünceleri bize ters gelebilir. Bazılarının yürüyüşünden, gülüşünden ve hatta mimiklerinden bile rahatsız olabiliriz. Ne var ki Allah bize bu tür olumsuz duygularımızın üstesinden gelebilmek için irade gibi çok önemli bir silah vermiştir. Eğer onu yerinde kullanmasını bilirsek, bu tür negatif duygu ve düşüncelerin tesirinde kalmaz, tavır ve davranışlarımıza yansımasına müsaade etmeyiz. Hatta belki de bir süre sonra bize çirkin ve sevimsiz gelen şeyleri iyi ve güzel görmeye başlarız.

Bakış Zaviyesi

Dikkat edilecek olursa insanların asabına dokunan tavır ve davranışların büyük çoğunluğunun dinin yasakladığı hususlardan olmadığı görülür. Bu durum belki çoğu zaman bizim sübjektif değerlendirmelerimizin bir sonucudur ve alışkanlıklarımızla, bakış açımızla ilgilidir. Negatif düşünen, çevresine negatif bakan bir insanın gözünde herkes problem hâline gelebilir. Böyle bir kişi herkesin mutlaka eleştireceği, rahatsız olacağı bir davranışını bulur. Kiminin konuşmasından, kiminin el ayak hareketinden, kiminin iş yapma tarzından, kiminin bir başka tavrından rahatsız olur.

Bediüzzaman’ın çok enfes bir sözü vardır: “Güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır.” Meseleye tersinden bakacak olursak, olumsuz düşünen, olup biten şeylerin hep çirkin taraflarını gören, küçücük şeyleri problem hâline getiren bir insan da hayatı kendi adına acılaştırır. Hemen her meselede yalnızca kendi sübjektif kıstaslarına dayandığı için gördüğü duyduğu şeylerden rahatsız olur, dahası bunları rahatsız olunacak birer tavır ve davranış olarak kabul eder, sürekli bunlarla oturur kalkar ve böylece kendi adına hayatı yaşanmaz hâle getirir. İnsan kendini güzel düşünmeye, güzel görmeye alıştırsa, bir süre sonra olumsuz şeylerin körü hâline gelir. Farklı mizaçlar, farklı meşrepler, farklı mezhepler onu rahatsız etmez olur. Fakat bir kere daha ifade etmeliyim ki bu, iradenin hakkını vermeye, insanın kendini biraz zorlamasına bağlıdır.

Cennet Yolunun Zorluklarına Katlanma

Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) bir hadislerinde Cennet’in “mekârih”le, yani nefsin hoşuna gitmeyen şeylerle kuşatıldığını haber veriyor. Demek ki Cennet yolunda yürürken hoşumuza gitmeyen zorluklarla karşılaşacağız. Kemal-i hassasiyetle ibadetleri yerine getirme, haramlara karşı mesafeli durma gibi şeyler nefse ağır geldiği gibi, beraber yol yürüdüğü arkadaşlarına tahammül etme, onların eza ve cefalarına katlanma da Cennet yolunun zorluklarındandır.

Bu zorlukların üstesinden gelme, imanda derinleşmeye ve İslâm ahlâkıyla ahlâklanmaya bağlıdır. Cahiliyede birbirini yiyen, birbirini boğazlayan insanlar daha sonra sarmaş dolaş hâle gelmişlerse bunun sebebi, Kur’ânî ve İslâmî ahlâkla ahlâklanmalarıdır. Hiç şüphesiz sahabe içinde de çok farklı mizaçlar vardı. Hatta bir Hz. Ebu Bekir ile Hz. Ömer çok farklı tabiatlara sahipti. Hz. Ebû Zerr’in mizacı, Hz. Osman’ın mizacına uymazdı. Fakat bütün bu huy ve mizaç farklılıklarına rağmen onlar aralarında destansı bir kardeşlik kurmuşlardı, Efendimiz’in beyanıyla bir binanın tuğlaları gibi birbirlerine sımsıkı kenetlenmişlerdi. Yer yer aralarında tatsız bazı hâdiseler yaşanmışsa da hemen bunu tatlıya bağlamasını bilmişlerdi. Zira o toplum, vahyi çok iyi hazmetmesi sayesinde irade kahramanı bir toplum hâline gelmişti.

Şayet biz de imanı, İslâm’ı, ihsanı fıtratımızın bir derinliği haline getirebilirsek, tabiatımızdaki sivrilikler, sahip olduğumuz olumsuz duygular yavaş yavaş rötuşlanacaktır. O güne kadar problem gördüğümüz şeylerin gerçekte problem olmadığını anlayacağız. Allah’ın her bir insanı ayrı tabiat ve mizaçta yaratmasının esprisini kavrayacağız. Başkalarının tavır ve davranışlarını değerlendirmede kendi sübjektif kıstaslarımızı değil, dinin kıstaslarını ölçü alacağız.

Şunu unutmamak gerekir ki insanoğlu, tabiatı itibarıyla hata ve günaha açık yaratılmıştır. Nefis ve şeytan gibi iki azılı düşmanı vardır. Eğer onun hayatı boyunca istikametten ayrılmayacağı, hiç günah işlemeyeceği şeklinde bir beklentiye girersek hayal kırıklığı yaşayabiliriz. İnsandan her şey beklenir. Zira o, âlâ-yı illiyyîn (bir yaratılmışın çıkabileceği en yüksek mertebe) ile esfel-i safilîn (bir yaratılmışın düşebileceği en kötü, en aşağılık durum) arasında çok geniş bir alanda gezinen bir varlıktır. En başta insan realitesini bu şekilde kabul edip insanlarla münasebetleri buna göre götürmek lazım. Ondan olumsuz şeylerin de sadır olabileceğini asla göz ardı etmemeli.

Hangimiz bu konuda kendimizden emin olabiliriz ki! Veya hangimiz yaptığımız hata ve günahların yüzümüze vurulmasını veya bu sebeple arkadaşlarımızın bizden uzaklaşmasını isteriz? Şunu çok iyi bilmeliyiz ki bizim âlemden beklediğimiz, âlemin de bizden beklediğidir. Asıl önemli olan da insanların sahip oldukları farklılıklara, yaptıkları hata ve kusurlara rağmen onlarla uzlaşıp anlaşmayı bilmek, onlarla geçinmenin bir yolunu bulmak ve yaşanan olumsuzlukların birlik ve beraberliği bozmasına asla fırsat vermemektir.

Birinci Meselemiz

Özellikle, Allah’ın rızası gibi en yüce mazhariyeti gaye edinmiş ve buna giden yolda insanları O’na çağırma gibi en yüksek bir hedefe kilitlenmiş adanmışların, beraber yürüdükleri yol arkadaşlarına karşı çok daha müsamahakâr ve affedici olmaları gerekir. Buna böyle inananlar, küçük şeyleri büyütmez, problem olmayan şeyleri problem hâline getirmezler. Getirip aralarındaki kardeşliğe zarar vermezler. Hak yolunun bazı zorluk ve meşakkatleri olduğunu bilir ve bunlara katlanırlar. Allah’ın başarılı kılmasının en büyük vesilesinin birlik ve beraberlik olduğunu bildiklerinden, vifak ve ittifaklarını hilaf ve ihtilafa çevirmezler. Çevirip Allah’tan gelen inayetin önünü kesmezler.

Şimdiye kadar aramızda Ensar ve Muhacirînin arasında teessüs ettiği ölçüde güçlü bir kardeşlik tesis ettiğimiz söylenemez. Buna rağmen ciddi bir kavga ve çatışma yaşamadan yolumuza devam edebilmemiz apaçık bir inayet-i ilahiyenin var olduğunu gösteriyor. Bu kadarcık kardeşliğe bile Cenab-ı Hak bu ölçüde inayet ve riayetiyle mukabelede bulunuyorsa, kuracağımız samimi ve güçlü bir kardeşlik sayesinde belki yaşanan bu problemler de yaşanmayacak ve kim bilir Cenab-ı Hak ne lütuflarda bulunacak! Bizler de güç ve enerjimizi kendi içimizde yaşanan sıkıntı ve huzursuzlukları tedavi ve telafi etmeye çalışmakla tüketmeyecek, ifa edilen güzel işlerin daha büyük çapta yapılması adına kullanacağız.

İstenilen seviyede bir kardeşlik ruhunun tesis edilebilmesi, hususi olarak ve ısrarla uhuvvet üzerinde durulmasına ve insanların buna motive edilmesine bağlıdır. Ad ve unvanlara, sistem ve işleyişe, bürokrasi ve idareye takılmadan bulunduğumuz her ortamda sürekli iman düşüncesinin, kardeşlik şuurunun, hizmet felsefesinin üzerinde durmalı, bunların ruhlarda bütün yönleriyle inkişaf etmesi istikametinde ceht ve gayret göstermeliyiz. Bu gayreti canlı tutabilecek programlar yapmalı, sistemler geliştirmeli, organizasyonlar kurmalıyız. Bir araya gelmelerimizin temel mevzuu, Allah’la, peygamberle, dinle, imanla alakalı meseleleri müzakere etmek olmalı. Bu konulara öyle kendimizi vermeliyiz ki, bazen sistemin işleyişi adına görüşeceğimiz mevzuları unutmalıyız. Belki tam kapıdan çıkacakken aklımıza gelmeli ve “Falan yerde beş okul açma imkânı vermişlerdi. Hazır bir araya gelmişken o işi de bir görüşüversek” demeliyiz.

Maalesef biz, önceliklerin sırasını bozduk. Tali meseleleri asıl zannettik. Şunun iyi bilinmesi gerekir ki şayet biz, öne çıkarılması gereken meseleleri geri plana atar, geriye çekilmesi gereken meseleleri de birinci gündem hâline getirirsek, çatışma ve kavgalardan kurtulamaz, sıkıntı ve problemlerin üstesinden gelemeyiz. Günümüzde yaşanan bir kısım arızaların arkasında bu tür esbap vardır. Hizmetin işleyişi adına stratejiler oluşturma, programlar yapma, faaliyetler düzenleme gibi önemli hususlar bile bizim en önemli meselemiz değildir. Bizim için en önemli mesele, kendimiz olarak kalabilmemiz, manevi açıdan beslenmemiz, yeniden kendi derinliğimizi keşfetmemiz, bunlarla sürekli olarak Allah’ın rızasını aramamız, bizi rıza ufkuna taşıyacak hususlarda sabit-kadem olmamızdır. Her zamanki ifademizle söyleyecek olursak “sohbet-i Canan”dır.

***

Not: Bu yazı, 5 Haziran 2007 tarihinde yapılan sohbetten hazırlanmıştır.

Cuma Hutbesi: Adanmışlara Düşen Sorumluluklar

Herkul | | Cuma Hutbeleri

Problemlerin üst üste yığıldığı bir dönemde dünyaya geldiğimiz için bazen hâlimizden şikâyet edebiliyoruz. Beşer tabiatının bir gereği olarak iyilik ve kemali arıyor, geçmişteki güzel günleri özlüyor ve “Keşke daha evvel gelseydik!” diyoruz. Hislerimizin bizi yönlendirmesine göre bazen sahabe döneminde yaşamayı arzuluyor, bazen tabiin dönemine gözlerimizi dikiyor, bazen Osmanlı’nın ihtişamlı dönemlerini özlüyor ve böylece tarihin şanlı sayfaları arasında geziniyoruz. Bir hicran hissiyle Akif’in dediği gibi,

Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum.

Ya Rab! Beni evvel getireydin ne olurdu?

diyoruz. Bu tür duygu ve düşünceler zannediyorum çoğumuzun hissiyatının tercümanıdır.

Ne var ki insan, içinde yaşadığı problemlerden kaçmaya değil, bunlarla yüzleşmeye ve bunları çözmeye talip olmalıdır. Cenâb-ı Hakk’ın “halife” olarak yaratmış olduğu ve yeryüzünün imar edilmesi için istihdam ettiği insanın günümüzde yapacağı o kadar çok iş vardır ki, bu işleri deruhte eden insanları Allah zılliyet planında sahabe seviyesine ulaştırabilir. Bu itibarla bize düşen şöyle demektir: “Allah’ım, gül devrinde yaşasaydım ne olurdum bilemiyorum. Beni iyi ki bu devirde getirdin. Sana şükürler olsun!”

Elbette ki her mü’min, inandığı değerleri rahatça yaşayabileceği bir ortam arar. Düşünce ve vicdan hürriyetinin hâkim olduğu, herkesin inandığı gibi yaşadığı, inandığı değerleri rahatça temsil edebildiği, düşünce ve fikirlerini rahatça dile getirebildiği demokratik bir ortam pek çok insan gibi bizim de hayalimizdir. Gelişmiş demokrasi kültürünün toplum tarafından benimsendiği böyle bir ortamda yaşamanın hiç şüphesiz insana kazandıracağı çok şey vardır. Fakat kanaatimce asırlardır rahnedar olmuş bir kaleyi tamir etme, yıkılmış ve kırılmış değerleri restorasyondan geçirme, duygu ve düşüncelerdeki inhirafları gidermek suretiyle insanları yeniden istikamete ulaştırma, kaybedilen faziletleri yeniden topluma kazandırma… kısaca yeni bir ba’su ba’de’l-mevt işine soyunma çok daha önemli ve semeredar bir vazifedir.

Günümüzde bize terettüp eden vazifelerin büyüklüğüne ve ehemmiyetine bakınca “İyi ki Allah’ım bizi bu asırda getirdin!” dememek elde değil. Zira bu, peygamberlerin emanet bıraktığı bir vazifenin, bu çağa ait değişik bir tecelli dalga boyunu zılliyet planında da olsa temsil etme demektir. Bunun çok farklı bir mazhariyet ifade ettiğinde, bizlere çok farklı şeyler muştuladığında şüphe yoktur. İnsanı evc-i kemâlâta çıkarabilecek böyle bir mazhariyet kesinlikle hafife alınamaz, alınmamalıdır.

Bu itibarla öncelikle nasıl bir yerde durduğumuzu ve ne tür sorumluluklarla mükellef olduğumuzu iyi bilmeli, sonrasında da konumumuzun hakkını verme adına elimizden geleni yapmalıyız. Eğer böyle bir çizgide hareket ediyorsak iyi bir yolda yürüdüğümüz, iyi bir rıhtımda durduğumuz ya da iyi bir rampanın üzerine çıktığımız söylenebilir. İnsan, böyle bir yoldan, rıhtımdan veya rampadan, istidat ve samimiyetine göre sonsuza açılabilir.

   Niyetin Enginliği

Bu konuda dikkat edilmesi gerekli olan diğer bir husus ise bütün faaliyet ve amellerin ihlasla yapılması ve mutlaka Allah rızasına bağlanmasıdır. Bu takdirde yapılan işler hem ayrı bir bereket kazanır hem de onları yapanlar büyük sevaplar elde ederler. İhlas, sadece namaz, zekât, oruç veya hac gibi ibadetlerle ilgili değildir. Bilakis yapılan her iş Allah rızasına bağlanabilir, bağlanmalıdır. İnsan, Allah için işlemeyi, Allah için başlamayı, Allah için görüşmeyi, Allah için konuşmayı, Allah için yatmayı, Allah için kalkmayı, Allah için tebessüm etmeyi vs. hayatının gayesi haline getirebilir. Yoldaki insanlara zarar verebilecek bir taşı kaldırırken, muhtaçlara el uzatırken, insanlar arasındaki uyuşmazlıkları giderirken, onları fasl-ı müşterekler etrafında bir araya getirirken vs. hep Allah’ın rıza ve hoşnutluğunu hedefleyebilir. İşte o zaman bütün bu amellerin ahirette geri dönüşü çok farklı olur.

Biraz daha açacak olursak, bazen bir tek insanı tedavi etme, sıhhatine kavuşturma, onun ağrı ve acılarını dindirme, duasını alma, ihlas ve samimiyete bağlı olarak bir mü’mini velilik seviyesine ulaştırabilir. Öyleyse Allah rızasına bağlı olarak toplumda metastaz haline gelmiş kanserleri tedavi etmenin, insanlık çapındaki kavga ve çatışmaları önleme adına projeler geliştirmenin nasıl küllî bir ubudiyet olduğunu varın siz hesap edin!

Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) âlemşümuldür, yani bütün insanlığa gönderilmiştir. O’nun ümmeti olarak bize düşen vazife de bu âlemşümul nübüvvetin temsilciliğine talip olmaktır. Eğer buna talip olur, sürekli bu niyet ve azimle oturur kalkar, himmetimizi hep yüksek tutarsak mükâfatımız da buna göre olacaktır. Çünkü insanlar, niyet, azim ve cehtlerine göre mükâfat görürler; elde ettikleri başarı ve neticelere göre değil! Niye yaptığımız işlerin darlığı içerisinde Allah’a karşı bir beklentiye girelim? Niye niyetin enginliğine yelken açmayalım? Ameller niyetlere göreyse ve Allah insanları niyetlerine göre mükâfatlandıracaksa bize düşen de niyet ve azmin bu enginliğinden istifade etmeye bakmak değil midir?

Çıtalar hep yükseğe konulmalı, himmetler hep âli tutulmalı. Mesela Kuzey Kutbundan Güney Kutbuna, Antarktika’dan Grönland’a kadar nerede insan varsa bunların tamamına ulaşma, bunların tamamını belirli fasl-ı müşterekler etrafında bir araya getirme, anlaşma ve uzlaşmalarını sağlama hedeflenmelidir. Dünyada duygu ve düşünce tayflarımızın ulaşmadığı bir yer bırakmamaya çalışmalıyız. Hedef ve ideallerin yüksek tutulması, niyet ve azimdeki enginliğin bir yanıdır. Bu tür duygu ve düşüncelerle oturup kalkan bir kimseyi, Allah, ideallerini gerçekleştirmiş gibi mükâfatlandırabilir.

   Realitelere Bağlı Kalma

Burada bir hatırlatma yapılması faydalı olacaktır. İdeal ve hedeflerin yüce tutulması, realitelerden kopmaya sebep olmamalı. Bilakis bütün hedeflerin realize edilebilir bir çerçevede ele alınmasına dikkat edilmelidir. Hedefler belirlenirken mutlaka zaman, mekân ve imkânların göz önünde tutulması gerekir. Atılması gereken adımlar doğru tayin edilmeli ve bunlar belirli fasıllara bağlanmalıdır. Eğer meselenin bir kısmının gelecek nesillere havale edilmesi ve bir emanet olarak bırakılması gerekiyorsa burada aceleci olunmamalıdır.

Kısaca niyetin enginliğinin ve hedeflerin ulviliğinin yanında realist olma da çok önemli bir husustur. Mutlaka günün şartları, sahip olunan imkânlar ve insan kaynakları, yoldaki zorluk ve meşakkatler, düşmanlığa kilitli hasım ruhların engellemeleri de hesaba katılmalıdır. Yani pozitif kutuplarla negatif kutupların gücü birlikte değerlendirilmeli, eldeki kadronun yanında hasım cephelerin düşmanlığı da göz ardı edilmemelidir. Eğer bir nefhada bütün insanlığı sahil-i selamete çıkarma, bir nefhada Kayser ve Kisraları yere serme gibi hayalî bir kısım mülahazalara girerseniz, bir süre sonra ümitsizliğe düşer, inkisar üstüne inkisar yaşarsınız. Çünkü bunlar, beşerî ve sosyal realitelere terstir. Şimdiye kadar bu tür olağanüstü gelişmeler hiçbir zaman yaşanmamıştır.

 Gerçi Akif bir yerde,

“Bir nefhada insanlığı kurtardı o Masum

Bir hamlede kayserleri, kisraları serdi.

Aczin ki ezilmekti bütün hakkı dirildi

Zulmün ki zeval aklına gelmezdi geberdi.”

diyor. Fakat İnsanlığın İftihar Tablosu’nun (sallallahu aleyhi ve sellem) hayat-ı seniyyelerine bakılacak olursa, insanlığın kurtuluşunun bir nefhada, bir hamlede gerçekleşmediği; bunun çile ve ızdırapla örgülenen yirmi üç yıllık bir hayatın semeresi olduğu görülür. Kaldı ki mesele Efendimiz’le de bitmiyor. O ruhunun ufkuna yürüdükten sonra on bir adet irtidat hâdisesi baş gösteriyor, çatışma ve fitneler sonraki dönemlerde de devam ediyor. Şayet Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali efendilerimiz olmasaydı -esbap planında- belki de bu emanet varacağı yere varamazdı. Çünkü onlar irtidat hâdiselerini bastırmış, nice mütemerrit kavimleri hizaya getirmiş, tehlikeleri bertaraf etmiş, muvakkaten ve sınırlı bir bölgede de olsa insanlığın birbiriyle kucaklaşmasına vesile olmuşlardı.

Evet, bazı şeylerin gerçekleşmesi belirli bir takvime bağlıdır. Bunların daha hızlı gerçekleştirilmesi mümkün değildir. Gerçi günümüzde teknolojinin imkânlarının çok geliştiği bir gerçektir ve bunlardan azami derecede istifadeyle pek çok şey daha hızlı, daha kolay elde edilebilir. Fakat siz hangi imkânları seferber ederseniz ediniz, hususi ilham ve ikramlara mazhar olan Efendimiz’in kuvve-i kudsiyesiyle gerçekleştirdiği tesiri ortaya koyamazsınız. Bu açıdan gaye-i hayalin gerçekleştirilmesi adına yürünen yolda çok realist ve rasyonel olmak gerekir.

   Yegâne Gaye-i Hayalimiz

Günümüzde bütün meselelerini kuşku ve tereddüt üzerine bina etmiş, sürekli paranoya yaşayan, ağzını her açışında “Acaba şu hesapları mı var, bu hesapları mı var?” diyen bir hayli kimse var. Bu sebeple yanlış anlamaların önüne geçme adına burada kısa bir izah yapma lüzumu duyuyorum: Evet, bizim bir hesabımız, bir davamız ve bir gayemiz var. Bu da Allah rızasını kazanma ve bunun en büyük vesilesi olarak O’nu insanlara, insanları da birbirine sevdirme davasıdır. Bunun dışında bir şey düşünmeyi âdeta kendimize haram kılıyoruz. Rıza-i ilahiye bağlanan insanlar ne Boğaziçi’ndeki yalı ve villalara talip olur ne şan u şöhret peşinde koşar ne de dünyevî makam ve mansıplara göz dikerler. Onlar öyle bir Güzel’e dilbeste olmuşlardır ki, O’ndan kopmayı O’na ihanet, kendilerine de hakaret sayarlar.

Yedi cihan bilsin ki bizim Allah rızasını kazanmanın dışında bir mülahazamız yoktur. Bütün derdimiz, gönüllere Allah sevgisini duyurabilme ve bütün insanlığı sevgi etrafında bir araya getirebilmektir. İnsanların birbirini yemeyecekleri, ezmeyecekleri, sömürmeyecekleri bir dünyanın kurulmasına destek olabilmektir. Herkesin kendi konumunda kabul edilebildiği, paylaşma ve dayanışmanın hâkim olduğu, mazlum ve mağdurların yalnız bırakılmadığı yeni bir dünya inşa edebilmektir. İnsanlığın yeni bir ses duymaya ihtiyacı olduğuna ve bunun hava kadar, su kadar önemli olduğuna inanıyoruz.

Biz istismar ve sömürü nedir bilmeyiz. Umumi manada bilmemek bir eksiklik olsa da bazı şeylerin bilinmemesi bir kemal emaresidir. Aynı şekilde biz ayrımcılık ve dışlayıcılığın da ne olduğunu bilmeyiz. Farklı renklere, ırklara karşı kendimizi “renk körü”, “ırk körü” olarak tanımlıyoruz. Öyle engin bir muhabbet hissimiz var ki, ummanlar gibi coşmayı ve hiçbir mahzun gönül kalmayıncaya kadar herkese el uzatmayı arzu ediyoruz. İnsanlığın el ele tutuşacağı, hüzün ve ümitlerini paylaşacağı, beraber gülüp beraber ağlayacağı günlerin gelmesini dört gözle bekliyoruz.

Kısaca, atkısı sevgiden, muhabbetten ve şefkatten ibaret olan yeni bir dantela ortaya koymaya çalışıyoruz. Gönüllere sevginin girmesinin, kalblere muhabbetin hâkim olmasının, insanların birbiriyle sarmaş dolaş olmasının çok önemli olduğuna inanıyoruz. Bunu da bin tane dünya sultanlığına değişmeyiz. Bu sözler sadece benim şahsî hissiyatım olarak görülmemelidir; bilakis genel bir hissiyata tercüman olmaya çalışıyorum.

Bazıları bu sözleri çok ütopik bulabilir ve bizi de hayalperest görebilir. Fakat şunu unutmamak gerekir ki sevginin kendine göre bir kerameti vardır. Sever, alâka duyar ve kusurları affederseniz, etrafınızda farklı bir atmosfer oluşturursunuz. Diğer taraftan sevgi âdeta sihirli bir iksir gibidir. Bir taraftan olumsuzluklara giden yolları “Burası çıkmaz sokak!” diyerek kapatır, diğer yandan da insanları uzlaştırır ve bir araya getirir. Dünya, sevgiyi sevecek, nefretten nefret edecek sevgi kahramanları bekliyor. Sevgiyi hayatının gayesi haline getirebilecek fedakârlar bekliyor. Öyle olmak istemez misiniz?

Bediüzzaman Hazretleri, “Ne yapayım, acele ettim, kışta geldim; sizler cennet-âsâ bir baharda geleceksiniz.” şeklindeki sözleriyle hem ümitlerimizi şahlandırıyor ve reca duygularımızı harekete geçiriyor hem de dünyanın gelecekte her yerde güllerin biteceği, bülbüllerin şakıyacağı bir gülistanlık haline geleceğine işaret ediyor. Ne var ki yukarıda temas edildiği üzere böyle bir güzelliğin meydana gelmesi bir anda olmayacaktır. Eğer bu, belirli bir zamana bağlıysa biz onu değiştiremeyiz. Bu konuda rasyonel olmalı, meseleyi realize ederken belirli bir plan ve strateji içinde ele almalıyız.

Daha da önemlisi şartların ağırlığına bakmadan her yere tohum saçmaya, her yeri bahara çevirmeye çalışmalıyız. Mevsimlerin zorluğu, konjonktürün farklı olması, dünyanın üzerimize üzerimize gelmesi bize yol ve yöntem değiştirtmemelidir. Esen rüzgârlara veya fırtınalara takılmamalı ve bunlar karşısında dağılmamalıyız. Her mevsimde o mevsimin şartlarına göre yapılması gerekenleri yapmaya çalışmalıyız. Şartlara göre plan ve projelerimizde bir kısım değişiklikler yapsak, yolun durumuna göre hızımızı ayarlasak da bir maratoncu gibi durmaksızın koşmaya devam etmeliyiz.

Zamanın Ruhuna Uygun Hareket Etme

Herkul | | KIRIK TESTI

Sesli dinlemek icin TIKLAYINIZ

Bugüne kadar seleflerimiz, Allah’ın adını dünyanın dört bir yanına ulaştırmak için yaşadıkları dönemin şartlarına göre ciddi bir mücadele ortaya koymuş, ellerinden geleni yapmışlardır. Bu iş bazen sofi ve erenlerin eliyle gerçekleştirilmiş, bazen tüccarlar vasıtasıyla, bazen de fetihler yoluyla. Aşılmaz denilen surları aşmış, ulaşılmaz denilen yerlere ulaşmış ve gittikleri yerlerde sulh, huzur ve adaletin temsilcisi olmuşlar.

Ne var ki içinde yaşadığımız dünya artık onların yaşadığı dünya değil. Her şey değişti. Sadece sosyal, siyasi ve iktisadi şartlar da değil; kültürler, felsefeler, anlayışlar başkalaştı. Dolayısıyla i’lâ-i kelimetullah adına takip edilmesi gereken yol ve yöntemlerin de çağın gereklerine uygun olması gerekiyor. Aksi takdirde muvaffak olunması çok zor. Hatta maksadın aksi bir netice bile ortaya çıkabilir.

Bediüzzaman Hazretleri, “Maddi kılıç kınına girmiştir, medenilere galebe ikna iledir.” sözüyle günümüzde takip edilmesi gereken doğru yola işaret ediyor. Bugün Selçuklu da olsa, Osmanlı da olsa, Ukbe İbn-i Nafi de olsa, Tarık İbn-i Ziyad da olsa takip etmeleri gereken hareket tarzı budur. Onlar kendi dönemlerinin şartları içinde problemleri çözme adına yer yer kılıca başvurmak, güç kullanmak zorunda kalmış olabilirler. Fakat günümüzde sahip olduğumuz değerleri muhtaç sinelere duyurabilme, başka yolların bulunmasını iktiza ediyor. Tam bulduk mu bulamadık mı bilemiyorum. Ancak şimdilik bulduklarımızla amel ediyoruz.

Dünyanın halihazırdaki durumuna bakınca, durmamız gereken yer, almamız gereken tavır çok net görünüyor. Her tür şiddet ve radikalizmden uzak duruyor; eğitimle, diyalogla, sevgiyle, çözülmez zannedilen kronik problemlerin çözüleceğini düşünüyoruz. Bu şekilde hareket etmenin dinin ruhuna en uygun hareket tarzı olduğuna inanıyoruz. Fakat en iyisini biz yapıyoruz diye bir iddiamız yok. Tamamen Allah’ın lütfu olarak vücud sahasına çıkan güzel işler asla aidiyet mülahazasına bağlanmamalı, bağlanıp heder edilmemeli. “En doğru, en isabetli, en makul ve dinin ruhuna en uygun yol, bizim yolumuzdur.” gibi enaniyet ve kibir kokan sözlerden uzak durulmalı. Fikir ve aksiyon adına ortaya konulan şeyler İmam-ı Azam, İmam Gazzali ve Bediüzzaman gibi büyük zatların mülahazalarıyla bire bir örtüşse bile mü’mine düşen vazife, mahviyet ve tevazudur. Eğer mevcut içtihat ve yorumlarımızdan daha güzelini bulacak olursak, hemen mevcut fikirlerimizden dönmesini bilmeliyiz.

Tarih felsefecilerinin de üzerinde durduğu gibi, Müslümanlar zorla girdikleri yerlerden bir şekilde dışarı atılmışlardır. Ama gönülleri fethederek, sevgi iksirini kullanarak girdikleri yerlerde kalıcı olmuşlardır. Mesela Endülüs’e bu gözle bakabilirsiniz. Müslümanlar asırlarca orada kalmış, göz kamaştırıcı bir medeniyet kurmuş ve Batı üzerinde ciddi tesir bırakmış olsalar da bir süre sonra çok acı bir şekilde oradan çıkarılmışlardır. Aradan asırlar geçmiş olsa da ne zaman orada meydana gelen hâdiseleri düşünsem gözlerim dolar. Kendime göre bir kısım hikmet ve maslahatlar bularak hafakanlarımı bastırmaya çalışsam da, şimdiye kadar İslâm’ın bu yitik coğrafyası karşısında yaşadığım hasret ve elemi hafifletmenin bir yolunu bulamadım.

Demek ki bu tür yerlerde yaşayan insanlar sizi kabul etse bile, içlerinde bir yara kalıyor ve size karşı zamanla bir tepki gelişiyor. Şartlara göre bu tepki gittikçe şiddetini artırıyor ve bir gün geliyor, sizi bulunduğunuz yerden sürüp çıkarıyorlar. Hatta geride bıraktığınız âsâr-ı bergüzideleri de yakıp yıkıyor, mal ve servetlerinizi yağmalıyor, milyonlarca insanı katlediyorlar. Bu, üzerinde önemle durulması gerekli bir meseledir.

Temsilin Gücü

Eksiğiyle gediğiyle öncekiler kendilerine düşeni yapmaya çalışmışlar. Bizim için önemli olan, bizim ne yaptığımızdır. Bir mü’minin asıl hedefi, Allah’ın rızasını kazanmaktır. Değil dünya sultanlığı, ahiret nimetleri bile onun için maksud-u bizzat olmamalıdır. Allah rızasını kazanmanın en büyük vesilesi ise O’nun nam-ı celil-i sübhânisini dünyanın dört bir tarafına götürmektir. Bu, gaye ölçüsünde bir vesiledir. Kimse onu görmezden gelemez. Ne acı ki, birkaç asırdan beri Müslümanların böyle bir derdi olmamış. Böyle gelmiş ama böyle gitmemeli. Bazı kimseler bunu dert edinmeli, ciddi bir aksiyon ortaya koymalı ve bu yolda karşılaşacakları sıkıntı ve zorluklara da katlanmalı. Bugün itibarıyla Cenab-ı Hakk’ın önlerine açtığı imkanlar nelerse bunları çok iyi değerlendirmeli, onların üzerinde yoğunlaşmalı ve hizmetlerini o noktadan yürütmeli.. yarın öbür gün karşılarına daha farklı sünuhat ve tuluat çıkacak olursa, o zaman da onları değerlendirmeliler. Bizim gibi günah ve levsiyat asrında yaşayan insanlar için bundan daha büyük bir kefaret vesilesi ve kurtuluş yolu olamaz.

Biz tüm kalbimizle, İslâm’ın en kâmil ve eksiksiz din olduğuna, Cenab-ı Hakk’ın bu din sayesinde insanlığa sunduğu nimetlerini tamamladığına ve günümüz insanlığının onun sunduğu mesaja muhtaç olduğuna inanıyoruz. Yine şuna imanımız tam ki, İnsanlığın İftihar Tablosu (sallallahu aleyhi ve sellem), Cennet’e giden yolları gösteren, bundan dolayı insanlığın mutlaka izlemesi gereken, aldatmayan bir rehberdir. Bu bakımdan O’nun bütün yönleriyle dünyaya tanıtılması gerekmektedir. Biz de bu hayatî vazifeyi ifa etmek üzere yollara düşmüş yolcularız.

Bazı mütemerrit ve mutaassıplar bundan rahatsız olacaktır. Düşmanlığa kilitlenmiş kimseler sizi yolunuzdan döndürmeye çalışacaklardır. Fakat meseleyi sadece bu tür zalim ve mütecavizlere bağlayıp ufku kapkaranlık görmüyoruz. Nitekim şimdiye kadar tanıştığımız ve birlikte olduğumuz insanlar hep takdirlerini ve güzel temennilerini dile getirdiler. Çok az istisna dışında şikâyet edene, rahatsızlık izhar edene rastlamadım. Dolayısıyla sadece negatif şeylere bakıp ümidimizi kırmamalı, karamsarlığa düşmemeliyiz.

İnsanlığa sunacak bir mesajı olduğunu düşünen adanmışlar, sözleriyle muhataplarına bir şey anlatmadan önce tavır ve davranışlarıyla mükemmel bir temsil ortaya koymaya bakmalıdırlar. Zira söz, bir kısım tabiatlarda rahatsızlıklara sebebiyet verebilir.. sağa sola çekilebilir.. ondan, sizin aklınıza bile gelmeyen manalar çıkarılabilir. Temsil ise güven verir, inandırıcılığı çok daha yüksektir. Eğer biz Allah’ın insanlığın hayır ve maslahatı için vaz etmiş olduğu ilahî sistemi arızasız ve kusursuz şekilde yaşayabilirsek, insanların etkilenmemesi, büyülenmemesi mümkün değildir. Onca hırpalanmamıza rağmen hâlâ aile düzenimiz, insanî ilişkilerimiz, civanmertliğimiz insanları etkiliyorsa, çok laf söylemeye lüzum yok zannediyorum. “Gelin şöyle olun, böyle yapın” demek yerine, başkalarını çağırdığımız değerleri cezbedici ve imrendirici bir güzellikte temsil edelim.. bunu, başkası görsün diye değil, kendimiz için, Allah’la olan münasebetimiz adına, kulluğumuzun gereği olarak yapalım.. yapalım ve başkalarının ne yapacaklarının kararını onlara bırakalım.

Doğru Üslûbu Yakalama

Her ne kadar temsil çok önemli olsa da sözün ehemmiyeti de tamamen göz ardı edilemez. Temsilin yanında söze ihtiyaç duyulduğu zamanların olacağı da muhakkaktır. Temsilde kapalı kalan noktaların şerh edilmesine lüzum duyulabilir. O zaman da üslûba çok dikkat edilmelidir. Nerede, ne zaman, ne denileceği çok iyi tayin edilmelidir.

Öncelikle, muhatapla aramızdaki ortak noktalar öne çıkarılmalı, daha çok onlar üzerinde durulmalıdır. Zira her şeyden önce aradaki uçurumun kapatılmasına ihtiyaç vardır. Sizin anlattıklarınızla kendi düşünce sistemleri arasında bir kısım koordinatlar yakalarlarsa, söylenenleri daha kolay kabul ederler. Bunun için de muhatabın tâbi olduğu din, içinde yetiştiği kültür ortamı, bilgi seviyesi ve hissiyatı göz önünde bulundurulmalı ve reaksiyona sebebiyet vermeyecek bir üslup tercih edilmelidir.

Eğer muhatap olduğumuz insanlar dine karşı mesafeliyse, evrensel insani değerler üzerinde durabilir, birçok meselemizi onlar üzerinden anlatabiliriz. Hastalar Risalesi, İhtiyarlar Risalesi, İktisat Risalesi gibi konulara öncelik verebilir, hemen herkesin şöyle böyle dikkatini çekecek mevzular seçebiliriz. Eğer namaz, oruç, zekât, hac ve kurban gibi ibadetleri anlatmamız gerekiyorsa, bunların hikmet ve maslahat yönlerini öne çıkarır, şahsî ve içtimai hayatımıza bakan faydalarını ele alabiliriz.

Farklı din mensuplarıyla yapacağımız görüşmelerde, onların da üzerinde ittifak ettiği inanç esasları üzerinde durabiliriz. Bütün dinlerde şöyle böyle bir yaratıcı fikri mevcut olsa da hiçbir dinde Zat-ı Uluhiyet, İslâm’daki gibi isim ve sıfatlarıyla detaylı bir şekilde ortaya konulmamıştır. Farklı ad ve unvanlarla Allah’tan bahsetseler de, onların ulûhiyet ve rubûbiyet hakikatleri hakkındaki düşünceleri, İslâm’ın ortaya koyduğu ölçüde ve mükemmeliyette değildir. Muhataplarımızın seviyelerine göre, anlayabilecekleri bir şekilde onlara bu konularda bilgi verilebilir.

Her din mensubu, kendi peygamberinin en üstün olduğuna inandığı için İnsanlığın İftihar Tablosu’ndan bahsetmemiz onları rahatsız edebilir, bu konuda itiraz ileri sürebilirler. Dolayısıyla onlarla bir araya geldiğimizde, mutlak manada nübüvvet hakikati üzerinde durma ve peygamberlere ait vasıfları anlatma daha faydalı olacaktır. Aynı şekilde Hıristiyanlık ve Yahudilikte net çizgileriyle ortaya konulmuş ve İslam’da olduğu derecede çerçevesi belirlenmiş bir haşr u neşr akidesi yoktur. Siz, Kur’ân demeden, Allah Resûlü’nden bahsetmeden âyet ve hadislerde anlatılan hususları net bir şekilde ortaya koyduğunuzda zannediyorum gönül rahatlığıyla kabul edeceklerdir.

Anlatılan hususların tesirli olması için, muhataplarla ciddi arkadaşlık ve dostluk bağlarının kurulması da çok önemlidir. Karşılıklı ziyaretlerde bulunarak, hediyeleşerek, yardımlaşma ruhuyla hareket ederek, hiçbir şekilde feda edilmeyecek ve vazgeçilmeyecek yakın arkadaşlıklar tesis etmeliyiz. Bu konuda olabildiğince civanmert ve centilmen davranmalıyız. Önyargıların silinip gitmesi ve insanların birbirini dinleyecek hâle gelmeleri adına kurulacak dostlukların çok büyük önemi vardır. Bunu yapabildiğimiz takdirde, sunacağımız mesajlar onlar nazarında daha değerli hâle gelecektir. Unutmamalıyız ki Efendimiz’in sunduğu mesajın, içinde yaşadığı toplum tarafından hüsn-ü kabul görmesinin en önemli sebeplerinden biri, nübüvvetinden önceki dönemde emniyet ve sadakat timsali olarak bilinmesi ve herkesçe sevilmesidir.

Makuliyet ve Sebeplere Riayet

İnsanın kendisini i’lâ-i kelimetullah davasına adaması ve yaptığı bütün işleri ihlâs ve samimiyetle yapması muvaffakiyet adına çok önemlidir. İhlâsla ve güzel niyetlerle yapılan ameller az da olsa Allah nezdinde makbul olur ve değerler üstü değerlere ulaşır. Fakat atılan adımların semere vermesi ve kalıcı olması için niyet ve ihlasın yanında bilgi, tecrübe ve mantık da çok önemlidir. Mesela şiddet kullanmak insanî/İslâmî olmadığı gibi, dini tebliğde şiddete başvurmanın da hiçbir mantıkî yanı yoktur. Bugün birileri tarafından yapılan ve maalesef İslâm’a nisbet edilen terör saldırıları, canlı bombalar bütünüyle dinin ruhuna aykırı olduğu gibi, bunların hiçbir mantığı da yoktur. Zira terör ve şiddetle hiçbir yere varılamaz. Bir yere ulaşılsa bile orada kalıcı olunamaz. Çünkü bu tür eylemler geride kin, nefret, gayz ve öfke bırakır. Gün gelir bu öfke, ona sebep olanları da boğar. Eğer yapılan işlerin insanlar nazarında kabul görmesi ve kalıcı olması isteniyorsa, hem güzel niyet ve düşüncelerle yola çıkılmalı hem murad-ı ilâhîye uygun hareket edilmeli hem de akıl ve mantık sonuna kadar kullanılmalıdır.

Eğer ortaya koyduğunuz güzel işlerin kabul görmesini veya en azından bunlara ilişilmemesini istiyorsanız, meselelerinizi bir dünya meselesi hâline getirmelisiniz. Öyle ki dünya üzerinde hegemonya kurmak isteyen, çatışmadan beslenen veya kin ve nefretlerinin kurbanı olmuş bir kısım zalim ve mütecavizler size engel olmak istediğinde, sizi başkaları savunmalı, “Hayır, bunlara ilişmeyiniz, bunlar insanlık adına çok güzel işler peşinde koşuyorlar.” demeliler. Siz, bir taraftan insanlığın sulh ve selameti adına durma bilmeden koşturmalı fakat diğer yandan da ortaya koyduğunuz güzelliklerin heba edilmemesi adına bütün sebeplere riayet etmelisiniz.

Bizim Cenab-ı Hakk’ın inayetine, hıfz u himayesine itimadımız tam olsa da, projelerimizi bu gibi ekstra lütuflar üzerine bina edemeyiz. Her zaman söylediğimiz gibi, dinimiz bize, esbaba riayette âdeta bir esbapperest gibi davranmayı, Allah’a tevekkülümüzde de âdeta bir “cebrî” gibi düşünmeyi öğretir. Her şey Rabbimizin yaratmasıyla, O’nun inayetiyle, lütf u keremiyle meydana gelir. Ama kuldan, Allah’ın ekstradan gelecek lütfuna değil, yapacağı plana uygun hareket etmesi istenir. Eğer ekstra lütuflar üzerine hüküm bina edilecek olsaydı, bunu en başta Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) yapardı. Ama O böyle yapmadı. Hiçbir işini, harikuladeler kuşağında planlamadı. Cenab-ı Hak dileseydi Mekke’nin azılı düşmanlarının tepesine göklerden bir meteor gönderiverir ve işlerini bitirirdi. Ne var ki Allah Resûlü (sallallahu eleyhi ve sellem) bir beşerdi ve beşere imam olmuştu. Sebepler dünyasında yaşıyordu. Rehberliği de buna göre olmalıydı. Allah her zaman mü’minlere ekstra lütuflarda bulunsa da, onlara düşen vazife, içinde yaşadıkları şartlara göre yapılması gerekli olan işlerde boşluk bırakmamaları, kusur etmemeleri ve almaları lazım gelen her tür tedbiri almalarıdır.

Evet, insanlığın faydası adına gerçekleştirilen projelerin korunması, bin bir emekle ortaya konulan birikimlerin heder olmaması, yarın birileri tarafından zayi edilmemesi, insanlığa sunulan hizmetlerin kalıcı olması adına bugünden ne kadar tedbir alınsa değer. Cizvitlerin, Urartuların yaptığı gibi iç içe surlar örülmelidir ki, kötü niyetlilerin elleri oraya ulaşmasın, Allah’ın inayet ve keremiyle başlamış ve devam etmekte olan bir açılıma halel gelmesin, dünyanın dört bir tarafında cihanpesendâne hizmet veren güzel insanların emekleri zayi olmasın.

Bu güzel açılımın hiç durmadan yoluna devam etmesi için bir araya gelmeli, beyin fırtınası yapmalı, aklı eren insanlara danışmalı, en makul ve realist yol ve yöntemler nelerse onları bulmaya çalışmalıyız. Bu konuda herkesin fikrinden istifade etmesini bilmeliyiz. Ufkumuzu aydınlatacak, yürüdüğümüz yolda bize önemli doneler verecek ve hareketimizi hızlandıracak alternatif düşüncelere, farklı yol ve yöntemlere açık olmalıyız.

Sabır ve Teenni

Konuyla ilgili olarak üzerinde durulması gereken bir başka husus da şudur: Eğitimle, diyalogla, kültürel faaliyetlerle veya insanî yardımlarla hizmet götürdüğünüz toplum ve milletlerin ortaya koyduğunuz projeleri benimsemesi, kabul etmesi ve sahip çıkması, zamana vabestedir. Her şeyden önce muhataplarınıza güven vaat etmelisiniz. Bunun için de içinde yaşadığınız toplumun bir parçası hâline gelmeniz, bünyenin içine girip onunla bütünleşmeniz gerekir. Eğer içinde yaşadığınız toplumda, bünyenin içine girmiş yabancı bir cisim gibi kalır, entegre olamazsanız, bir gün oradan sökülüp atılırsınız. Onlar sizi benimsemeli ve kendilerinden kabul etmelidirler ki size tepki duymasın ve mesajınızın doğruluğundan şüphe duymasınlar.

Evet, bir topluma entegre olma, onun bir cüz’ü haline gelme, eğreti durmama, zamana vabestedir. Acele edilmemesi, konjonktürün müsaade ettiği ölçüde hareket edilmesi gerekir. Bazen birdenbire amudi yükselmeler tepki toplayabilir. Özellikle kendi geleneklerine, dinlerine bağlı toplumlar, yabancı gördükleri kimselerin ortaya koydukları projeleri hazmedemez ve reaksiyon gösterirler. Mesela bir ülkede sizin birdenbire onlarca okul açmanız oradaki güçlü lobileri rahatsız edebilir. Sizin hiçbir şekilde idareyle, siyasetle işiniz olmasa da, onlar bunu bilmedikleri ve henüz sizi tanımadıkları için endişe duyabilirler. Kendi hesabınıza bazı şeyler yapacağınızı zannedebilirler. Onların öteden beri yaptıkları bir kısım hesapları vardır. Hesaplarının karışmasını istemezler.

Bu bakımdan sadece kendi projelerinize ve ideallerinize odaklanmamalı, her hamle ve açılımınızda içinde bulunduğunuz toplumun çıkarlarını, sizden beklentilerini ve dünya adına onların yapmak istediklerini de hesaba katmak zorundasınız. Ortaya koyacağınız faaliyetlerin bunlarla uyum içinde olmasına dikkat etmelisiniz. Yani fasl-ı müşterekleri çok iyi belirleyerek buradan hareket etmelisiniz. Yürüdükleri yolda bir engel teşkil etmediğinizi, dünya üzerindeki genel politikalarına zıt yanlarınız olmadığını görmeliler. Yoksa kendi ülkenizde bile size rahat verilmediği gibi yabancı ülkelerde hiç rahat vermezler.

Hâsılı; düşünce ve aksiyon iç içeliğiyle çıktığımız bir yolda, ideallerimizin peşinden koşarken, yukarıda zikrettiğimiz hususların da çok iyi hesap edilmesi gerekir. Böyle hassas dengeler üzerine kurulu bir dünyada her şeyi düşünebilmek, doğruyu bulabilmek ve başarılı olabilmek gerçekten çok zor. Allah yanıltmasın ve istikametten ayırmasın.