İkincisi: İnsanı dar, sıkıntılı, telaşlı, ızdıraplı, sarsıntılı dünya zindanından çıkarıp geniş, sevinç veren, ızdırapsız, sonsuz bir hayata eriştirir; Bâki Sevgili’nin rahmet dairesine girmektir.
Üçüncüsü: İhtiyarlık gibi, hayat şartlarını ağırlaştıran pek çok sebep vardır ki, ölümü hayatın çok üstünde bir nimet olarak gösterir.
Mesela sana ızdırap veren çok ihtiyarlamış anne ve babanla beraber, dedelerinin dedeleri sefalet içindeki halleriyle şimdi senin önünde bulunsaydı; hayatın nasıl bir nikmet (ceza), ölümün ne kadar nimet olduğunu bilecektin.
Hem mesela güzel çiçeklerin âşıkları olan güzel sineklerin, kışın şiddetli soğuğunda hayatlarının ne kadar zahmetli ve ölümlerinin ne kadar rahmet eseri olduğu anlaşılır.
Dördüncüsü: Uyku nasıl ki bir rahatlık, bir rahmet, bir istirahattır. Bilhassa musibete uğrayanlar, yaralılar ve hastalar için... Aynı şekilde, uykunun büyük kardeşi olan ölüm de musibete uğramışlar ve insanı intihara sevk eden belâlara düşenler için nimetin ve rahmetin ta kendisidir. Fakat dalâlet ehli için –birçok Söz’de kesin ispat edildiği üzere– ölüm de hayat gibi ceza içinde ceza, azap içinde azaptır. Bu, bahsimizin dışındadır.
Üçüncü Soru
Cehennem nerededir?
Cevap: –لََا يَعْلَمُ الْغَيْبَ إِلَّا اللّٰهُقُلْ إِنَّمَا الْعِلْمُ عِنْدَ اللّٰهِ– Cehennem hakkında, bazı rivayetlerde “yerin altında” denilmiştir. Başka risalelerde ifade ettiğimiz gibi, yerküre senelik hareketiyle, mahşerde toplanılacak bir meydanın etrafında daire çiziyor. O rivayetler, cehennem dünyanın senelik yörüngesinin altındadır, mânâsını bildirir. Görünmemesinin ve hissedilmemesinin sebebi perdeli ve nursuz bir ateş olmasıdır.
Dünyanın seyahat ettiği geniş mesafede pek çok varlık bulunur, fakat nursuz oldukları için görünmezler. Nuru çekildikçe ayın kaybolması gibi, pek çok ışıksız küre ve varlık da gözümüzün önünde olduğu halde onları göremiyoruz.
Dipnotlar
- “De ki: ‘Bunu yalnız Allah bilir.’” (Mülk sûresi, 67/26)
- Hiç kimse gaybı bilemez, onu yalnız Allah bilir.
- Bkz. Ahmed bin Hanbel, el-Müsned 2/370, 4/287; İbn Ebî Şeybe, el-Musannef 3/55; el-Beyhakî, Şuabü’l-Îmân 1/331, 1/357, 4/334; el-Hâkim, el-Müstedrek 4/612.