İçeriğe geç

kabiliyetin sızıntılarıdır. İnsanın çok çeşitli, şiddetli hisleri o sevme kabiliyetinin değişik görünümleri ve başka şekillere girmiş damlalarıdır.

Malûmdur ki, insan kendi mutluluğundan lezzet aldığı gibi, alâka duyduğu kimselerin mutlu olmasından da lezzet alır. Kendini belâdan kurtaranı sevdiği gibi, sevdiklerini kurtaranı da sever. İşte bu ruh haliyle insan, eğer herkese verilen türlü ilahî ihsanlardan yalnız birini düşünse şöyle der:

“Hâlık’ım beni ebedî karanlık olan yokluktan kurtarıp bu dünyada güzel bir hayatı verdiği gibi, ecelim geldiği zaman da ebedî idam olan yokluktan ve mahvolmaktan kurtarıp bâki bir âlemde bana sonsuz ve çok şaşaalı bir hayatı ihsan edecek. O âlemin her çeşit lezzetinden ve güzelliğinden faydalanarak gezip dolaşacağım. Yaratıcım, zahirî ve batınî uzuvları, duyguları bana nimet olarak verdiği gibi, çok sevdiğim ve çok alâka duyduğum bütün yakınlarımı, dostlarımı ve hemcinslerimi de öyle sonsuz ihsanlara kavuşturacak. O ihsanlar bir mânâda bana ait olacak. Çünkü onların saadetleriyle mutlu oluyor, bundan lezzet duyuyorum. Madem اَلْإِنْسَانُ عَبِيدُ الْإِحْسَانِ sırrıyla, herkeste ihsana karşı aşırı bir düşkünlük vardır. Elbette kâinat kadar bir kalbim olsa, böyle sonsuz, ebedî ihsanlara karşı muhabbetle dolması gerekir ve doldurmak isterim. Ben o sevgiyi fiilen gösteremesem bile kabiliyetlerim, imanım ve niyetimle, kabul ederek, takdirle, iştiyakla, farkında olarak, irademle gösteriyorum.” Ve bunun gibi, insanın güzelliğe ve kemâle karşı göstereceği sevgi, kısaca işaret ettiğimiz, ihsana karşı duyulan muhabbetle kıyaslansın.

Kâfir ise küfrü yönüyle Yaratıcısına sınırsız bir düşmanlık besler. Hatta kâinata ve varlıklara karşı zalimce ve onları hor görür şekilde bir düşmanlık taşır.

İkinci Nokta

Allah sevgisi, Resûl-u Ekrem’in (aleyhissalâtü vesselam) sünnetine uymayı gerektirir. Çünkü Allah’ı sevmek, O’nun razı olduğu şeyleri yapmaktır. Razı olduğu şeyler ise en mükemmel şekilde Resûl-u Ekrem’in

97