Error: Only up to 6 modules are supported in this layout. If you need more add your own layout.

Risale-i Nur’un Anahtar Kavramları

Harun Karipçin | . | KITAP OZETLERI

Kitap Adı : Risale-i Nur’un Anahtar Kavramları
Özetleyen : Harun Karipçin
Yazarı : Prof. Dr. Ferid el-Ensarî
Dili : Türkçe
Yayınevi : Nesil Yayınları
Sayfa Sayısı : 286
Özeti İndir  

RİSALE-İ NUR’UN ANAHTAR KAVRAMLARI

Prof. Dr. Ferid el-Ensarî

Tercüme: Dr. Veli Sırım – Ahmed Hamdi Yıldırım

Nesil Yayınları, Mayıs 2007

 

1. TEVHİD KAVRAMI

2. İNSAN KAVRAMI

3. KÂİNAT KAVRAMI

4. KUR’ÂN KAVRAMI

5. İMAN KAVRAMI

6. AHLAK KAVRAMI

 

Risale-i Nur’un Anahtar Kavramları adlı bu eser, bir giriş ve altı bölümden oluşmaktadır. Eserde ele alınan temel kavramlar; tevhid, Kur’ân, kâinat, insan, iman ve ahlaktır. Müellif-i Merhum Ferid el-Ensari, esere Türkiye’yi ve Risale-i Nur’ları tanıtıcı geniş bir giriş ile başlamaktadır.

 

GİRİŞ: Risale-i Nur’un Anahtar Kavramları

Müellifin girişte üzerinde durduğu hususlar; son birkaç asırda müslümanların yaşadığı coğrafyayı zulüm, fitne ve karışıklıkların istila etmesi, inkar temelli bazı ideoloji ve felsefi akımların dini hakikatler üzerinde şüpheler uyarması, insanların imanlarını kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya olması ve bu ağır şartlarda müslümanların kendilerini imanın aydınlık iklimine ulaştıracak nura, nokta-i istinad ve istimdada, dayanak ve yardım noktasına ihtiyaç duymalarıdır.

Merhum müellife göre böyle bir dayanak noktası her zaman mevcut olduğu halde insanlar bunu her zaman görüp duyamıyor. Nitekim şu ayet-i kerime buna işaret etmektedir:

وَكَأَيِّنْ مِنْ آيَةٍ فِي السَّمَاوَاتِ وَالأَرْضِ يَمُرُّونَ عَلَيْهَا وَهُمْ عَنْهَا مُعْرِضُونَ

“Gök­ler­de ve yer­de ni­ce de­lil­ler var­dır ki, in­san­lar onların ya­nın­dan yüz çevirerek geçip giderler.” (Yusuf Suresi, 105)

İşte bu sebeple, Müslümanlara muhtaç oldukları hakikatleri gösterecek rehberlere ihtiyaç duyulmaktadır. Şartların çok ağır olduğu bu karışık dönemde, bu ciddi vazifeyi üstlenenlerden birisi de Bediüzzaman Said Nursi hazretleriydi. O, İslam coğrafyasının materyalist ve dinsizlik cereyanları içinde kıvrandığı son asırlarda, din alimlerinin asıl yapmaları gereken vazifelerden ziyade detaylar ve mevhum şeyler üzerindeki tartışmalara katılmamış, bütün gücünü toplumun Kur’an hakikatleriyle tanışması için harcamış ve Kur’an’ın hayat üfleyen ruhunun yeniden gönüllerde duyulması için uğraşmıştır.

O, Kur’an hakikatlerini insanlara duyurma işini, klasik lügat ve belağat dersleri şeklinde yapmamıştır. Onun metodu, insanların cehalet ve ülfet perdesi altında göremedikleri Kur’an mucizelerini herkesin anlayabileceği şekilde net olarak göstermekti.

“Arkadaş! Şu eserlerimle büyük birşeyin etrafını kazıyorum. Amma bilmiyorum, keşfedebildim mi? Veyahut sonra inkişaf edecektir. Veyahut bilâhare zuhur edecek. Keşfine yol açıp gösteriyorum.” (M. Nuriye, Zeylül-Habbe) Böylece onun eserlerini okuyanlar, onlarda kendi ihtiyaçlarını buldular ve bulmaya devam ediyorlar.

Bediüzzaman Hazretleri’nin bu dev projesi İ’caz-ı Kur’an’ın beyanı temelleri üzerine kurulmuştur.

“Eski Harb-i Umumîden evvel ve evâilinde, bir vakıa-i sadıkada görüyorum ki, Ararat Dağı denilen meşhur Ağrı Dağının altındayım. Birden o dağ müthiş infilâk etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, merhum validem yanımdadır. Dedim: “Ana, korkma. Cenâb-ı Hakkın emridir; O Rahîmdir ve Hakîmdir.”

Birden, o halette iken, baktım ki, mühim bir zat bana âmirâne diyor ki: “İ’câz-ı Kur’ân’ı beyan et.”

Uyandım, anladım ki, bir büyük infilâk olacak. O infilâk ve inkılâptan sonra, Kur’ân etrafındaki surlar kırılacak. Doğrudan doğruya Kur’ân kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kur’ân’a hücum edilecek; i’câzı onun çelik bir zırhı olacak. Ve şu i’câzın bir nev’ini şu zamanda izharına, haddimin fevkinde olarak, benim gibi bir adam namzet olacak. Ve namzet olduğumu anladım.” (28. Mektup)

Bediüzzaman Hazretleri’nin hayat sergüzeştisinde gerçekleşen bir diğer önemli gelişme ise uzun bir tefekkür ve muhasebe döneminin ardından, kendi ifadesiyle Yeni Said olarak nitelediği bir dönemin açılmasıdır. Laiklik adı altında Kur’an hakikatlerine set çekilen bu dönemde o, iman nurlarının keşfine çaba harcamış ve İslam ümmetinin yeniden temelden yapılandırılması uğrunda eserler vermiştir.

“Şimdi bence kat’iyet peydâ etmiştir ki, ekser hayatım, ihtiyar ve iktidarımın, şuur ve tedbirimin haricinde, öyle bir tarzda geçmiş ve öyle garip bir surette ona cereyan verilmiş, tâ Kur’ân-ı Hakîme hizmet edecek olan bu nevi risaleleri netice versin. Adeta bütün hayat-ı ilmiyem, mukaddemât-ı ihzariye hükmüne geçmiş ve Sözlerle i’câz-ı Kur’ân’ın izharı, onun neticesi olacak bir surette olmuştur. Hattâ, şu yedi sene nefyimde ve gurbetimde ve sebepsiz ve arzumun hilâfında tecerrüdüm ve meşrebime muhalif, yalnız bir köyde imrar-ı hayat etmekliğim; ve eskiden beri ülfet ettiğim hayat-ı içtimaiyenin çok rabıtalarından ve kaidelerinden nefret edip terk etmekliğim, doğrudan doğruya bu hizmet-i Kur’âniyeyi hâlis, sâfi bir surette yaptırmak için bu vaziyet verildiğine şüphem kalmamıştır. Hattâ çok defa bana verilen sıkıntı ve zulmen bana karşı olan tazyikat perdesi altında bir dest-i inâyet tarafından merhametkârâne, Kur’ân’ın esrarına hasr-ı fikir ettirmek ve nazarı dağıtmamak için yapılmıştır kanaatindeyim. …

Hem yazılan eserler, risaleler, ekseriyet-i mutlakası, hariçten hiçbir sebep gelmeyerek, ruhumdan tevellüt eden bir hâcete binaen, âni ve def’î olarak ihsan edilmiş. Sonra bazı dostlarıma gösterdiğim vakit, demişler: “Şu zamanın yaralarına devadır.” İntişar ettikten sonra ekser kardeşlerimden anladım ki, tam şu zamandaki ihtiyaca muvafık ve derde lâyık bir ilâç hükmüne geçiyor.” (28. Mektup)

Merhum müellif F. El-Ensari’ye göre Bediüzzaman Hazretleri’nin nur eserlerini hakkıyla anlayabilmek için, bu eserlerin hangi temel kavramlar üzerinde örgülendiğinin anlaşılması önemlidir çünkü her bir ilimden önce onun ıstılahları yani kavramları neş’et etmekte ve o ilimlerin kapısını açan anahtar mefhum ve kavramların bilinmesine ihtiyaç duyulmaktadır. Nitekim;

وَعَلَّمَ آدَمَ الأَسْمَاءَ كُلَّهَا

“Ve Allah Teâlâ, Hazretleri Âdem’e bü­tün isim­le­ri öğ­ret­ti.” (Bakara Suresi, 31) ayeti Hazretleri Adem A.S’a her ilmin anahtar mefhum ve kavramlarının verildiği şeklinde de anlaşılabilir.

Müellife göre temel ıstılahlar, bütün şer’i ilimler için son derece önemlidir ve şer’i kaideler, onlar vasıtasıyla anlaşılır. Mesela; “Zaruretler, mahzurlu şeyleri mübah kılar.” şeklindeki genel kaidenin tam anlaşılabilmesi için buradaki ‘zaruret’in fıkıh usulündeki özel bir ıstılah olduğuna dikkat edilmelidir.

İşte Bediüzzaman Hazretleri’nin fikirlerini hakkıyla anlayabilmek ve insanlara köklü olarak takdim edebilmek için onun eserlerinde geçen temel ve anahtar kavramların tespit edilmesi ve bunların kısaca da olsa açıklanması mühimdir.

Müellife göre Bediüzzaman Hazretleri’nin kullandığı ıstılahlar, çoğunlukla Kur’anîdir. O, eserlerinde hadis, fıkıh, kelam, tasavvuf, felsefe ve müsbet ilimlerin ıstılahlarını da kullanmıştır fakat çok zaman mahza Kur’anî manaları ifade etmiş ve kullandığı kavramlarla Kur’an’daki manaları seslendirmiştir. Mesela, tasavvuf ıstılahlarını kullanmasına dair bir örnek şöyledir:

“Said, tam toprak gibi mahviyet ve terk-i enaniyet ve tevazu-u mutlakta bulunmak şarttır; tâ ki Risaletü’n-Nur’u bulandırmasın, tesirini kırmasın.” (Kastamonu Lahikası)

Müellifin üzerinde durduğu diğer önemli bir nokta ise; risale-i nur’da geçen kavramların siyak ve sibakı nazara alınmadan ve risale-i nur’un diğer kısımlarında nasıl geçtiğine dikkat edilmeden tam olarak anlaşılamayacağıdır. Nitekim Bediüzzman Hazretleri pek çok yerde, bir konu hakkında konuşurken diğer bir risalaye atıfta bulunmaktadır.

Müellif-i Merhum kitabının girişinde son olarak, kendisini böyle bir çalışma yapmaya teşvik eden hocası, Fas Kavramlar Araştırma Merkesi Müdürü Prof. Dr. El-Büşeyhi’ye ve bu eseri hazırlamada kendisine yardımcı olan, Risale-i Nurları Arapça’ya tercüme eden İhsan Kasım Salihi’ye teşekkür etmektedir.

Müellif, bu eser vasıtasıyla hayata Kur’ânî bakış açısına muvaffak kıldığı için Allah’a hamd etmektedir.

 

1. TEVHİD KAVRAMI

Müellif, İslami kavramlar içinde üzerinde en çok durulan ve titizlik gösterilen tevhid kavramı olmuştur, dedikten sonra Bediüzzaman Hazretleri’nin de geçmiş ulema gibi bu kavrama hassasiyetle yaklaştığını söylemektedir.

Bediüzzaman Hazretleri selefin ortaya koyduğu tevhid-i rububiyet, tevhid-i uluhiyet, tevhid-i esma ve tevhid-i sıfât gibi akide esaslarını Kur’an’dan aldığı eğitimle tevhid-i hakiki ana başlığı altında toplamış ve ardından tafsile girmiştir. Onun tevhid-i hakikiye ulaşmada kullandığı yöntem çok farklı ve müstesnadır. En başta ve doğrudan Kur’an-ı Hakim mesleğini takip etmektedir. Bediüzzaman Hazretlerine göre tevhid âmî ve zahiri olmak üzere iki kısımdır:

“Tevhid iki kısımdır. Meselâ, nasıl ki bir çarşıya ve bir şehre büyük bir zâtın mütenevvi malları gelse, iki çeşitle onun malı olduğu bilinir:

Biri, icmâlî, âmiyânedir ki, “Bu kadar azîm mal, ondan başka kimsenin haddi değil ki sahip olabilsin.” Fakat böyle âmî bir adamın nezaretinde çok hırsızlık olabilir. Parçalarına çok adamlar sahip çıkabilir.

İkinci çeşit odur ki, her denk üzerinde yazıyı okur, herbir top üstünde turrayı tanır, herbir ilân üstünde mührünü bilir bir surette “Herşey o zâtındır” der. İşte, şu halde herbir şey o zâtı mânen gösterir.

Aynen öyle de, tevhid dahi iki çeşittir.

Biri tevhid-i âmî ve zahirîdir ki, “Cenâb-ı Hak birdir; şeriki, naziri yoktur. Bu kâinat onundur.”

İkincisi tevhid-i hakikîdir ki, herşey üstünde sikke-i kudretini ve hâtem-i rububiyetini ve nakş-ı kalemini görmekle, doğrudan doğruya herşeyden Onun nuruna karşı bir pencere açıp, Onun birliğine ve herşey Onun dest-i kudretinden çıktığına ve ulûhiyetinde ve rububiyetinde ve mülkünde hiçbir vecihle hiçbir şeriki ve muini olmadığına, şuhuda yakın bir yakinle tasdik edip iman getirmektir ve bir nevi huzur-u daimî elde etmektir.” (22. Söz, 2. Makam)

 

“Tevhid iki çeşit olur:

Birisi âmiyâne tevhiddir ki, “Allah’ın şeriki yok ve bu kâinat Onun mülküdür” der. Bu kısım tevhid sahiplerinin fikirce gaflet ve dalâlete düşmeleri korkusu vardır.

İkincisi hakikî tevhiddir ki, “Allah birdir, mülk Onundur, vücut Onundur, herşey Onundur” der; lâyetezelzel bir itikada sahiptirler. Bu kısım tevhid sahipleri, herşeyin üstünde Cenab-ı Hakkın sikkesini görür ve herşeyin cephesinde bulunan mührünü, damgasını okur. Ve bu sayede huzurî bir tevhid melekesi mâliki olurlar ki, dalâlet ve evhamın taarruzundan kurtulurlar.”( Mesnevî-i Nuriye – Lem’alar)

 

Bediüzzaman Hazretleri tevhid kavramını diğer mesleklerle karşılaştırmalı olarak ele aldığı yerde tevhid-i hakikiye ulaştıran Kur’anî yolu, mi’rac-ı Kur’ânîyi şöyle izah etmektedir:

“Mârifet-i Sâni denilen kemalât arşına uzanan miraçların usulü dörttür.

Birincisi: Tasfiye ve işrâka müesses olan muhakkikîn-i sufiyenin minhacıdır.

İkincisi: İmkân ve hudûsa mebnî mütekellimîn tarikidir.

Bu iki asıl, çendan Kur’ân’dan teşâub etmişlerdir. Lâkin fikr-i beşer başka surete ifrağ ettiği için uzunlaşmış ve müşkilleşmiş. Evhamdan masun kalmamışlar.

Üçüncüsü: Şübehat-âlûd hükemâ mesleğidir.

Dördüncüsü ve en birincisi: Belâgat-ı Kur’âniyenin ulvî mertebesini ilân etmekle beraber, cezâlet cihetiyle en parlağı ve istikamet cihetiyle en kısası ve vuzuh cihetiyle beşerin umumuna en eşmeli olan mirac-ı Kur’ânîdir.” (M.Nuriye, Nokta)

Bir başka yerde ise 4.sü şöyle değerlendirilir:

“Hem şu tarik daha eslemdir. Çünkü nefsin şatahat ve bâlâpervâzâne dâvâları bulunmaz. Çünkü, acz ve fakr ve kusurdan başka nefsinde bulmuyor ki, haddinden fazla geçsin.

Hem bu tarik daha umumî ve cadde-i kübrâdır. (Sözler, Zeyl ve Hatime)

 

Üstad Hazretleri bir başka yerde ise konuyu soru cevap usulüyle ele almaktadır:

Sual: Mütekellimîn uleması, âlemi, imkân ve hudûsun ünvan-ı icmâlîsi içinde sarıp zihnen üstüne çıkar, sonra vahdâniyeti ispat ederler. Ehl-i tasavvufun bir kısmı, tevhid içinde tam huzuru kazanmak için, Lâ meşhûde illâ Hû deyip kâinatı unutur, nisyan perdesini üstüne çeker, sonra tam huzuru bulur. Ve diğer bir kısmı, hakikî tevhidi ve tam huzuru bulmak için, Lâ mevcude illâ Hû diyerek kâinatı hayale sarar, ademe atar, sonra huzur-u tam bulur. Halbuki, sen, bu üç meşrepten hariç bir cadde-i kübrâyı Kur’ân’da gösteriyorsun. Ve onun şiârı olarak, “Lâ mâbûde illâ Hû, Lâ maksûde illâ Hû” diyorsun. Bu caddenin tevhide dair bir burhanını ve bir muhtasar yolunu icmâlen göster.

Elcevap: Bütün Sözler ve bütün Mektuplar o caddeyi gösterir. Şimdilik, istediğiniz gibi, azîm bir hüccetine ve geniş ve uzun bir burhanına muhtasaran işaret ederiz. Şöyle ki:

Âlemde herbir şey, bütün eşyayı kendi Hâlıkına verir. Ve dünyada herbir eser, bütün âsârı kendi Müessirinin eserleri olduğunu gösterir. Ve kâinatta herbir fiil-i icadî, bütün ef’âl-i icadiyeyi kendi Fâilinin fiilleri olduğunu ispat eder. Ve mevcudatta tecellî eden herbir isim, bütün esmâyı kendi Müsemmâsının isimleri ve ünvanları olduğuna işaret eder. Demek, herbir şey, doğrudan doğruya bir burhan-ı vahdâniyettir ve marifet-i İlâhiyenin bir penceresidir.

Evet, herbir eser, hususan zîhayat olsa, kâinatın küçük bir misal-i musaggarıdır ve âlemin bir çekirdeğidir ve küre-i arzın bir meyvesidir. Öyleyse, o misal-i musaggarı, o çekirdeği, o meyveyi icad eden, herhalde bütün kâinatı icad eden yine Odur. Çünkü, meyvenin mucidi, ağacının mucidinden başkası olamaz. Öyleyse, herbir eser, bütün âsârı Müessirine verdiği gibi, herbir fiil dahi, bütün ef’âli Fâiline isnad eder.

Çünkü, görüyoruz ki, herbir fiil-i icadî, ekser mevcudatı ihata edecek derecede geniş ve zerreden şümusa kadar uzun birer kanun-u hallâkıyetin ucu olarak görünüyor. Demek, o cüz’î fiil-i icadî sahibi kim ise, o mevcudatı ihata eden ve zerreden şümusa kadar uzanan kanun-u küllî ile bağlanan bütün ef’âlin Fâili olmak gerektir.

Evet, bir sineği ihyâ eden, bütün hevâmı ve küçük hayvânâtı icad eden ve arzı ihyâ eden Zât olacaktır. Hem Mevlevî gibi zerreyi döndüren kim ise, müteselsilen mevcudatı tahrik edip, tâ şemsi seyyârâtıyla gezdiren aynı Zât olmak gerektir.

Çünkü kanun bir silsiledir; ef’âl onunla bağlıdır.” (Yirmi Altıncı Mektup)

 

Üstad Hazretleri vahdet-i vücud, vahdet-i şühud ve Kur’andan istihraç ettiği vahdet yolunu zaman zaman karşılaştırarak anlatmıştır:

“Hem bu tarik daha umumî ve cadde-i kübrâdır. Çünkü, kâinatı, ehl-i vahdetü’l-vücud gibi, huzur-u daimî kazanmak için idama mahkûm zannedip Lâ mevcude illâ Hû hükmetmeye veyahut ehl-i vahdetü’ş-şuhud gibi, huzur-u daimî için kâinatı nisyan-ı mutlak hapsinde hapse mahkûm tahayyül edip Lâ meşhude illâ Hû demeye mecbur olmuyor. Belki, idamdan ve hapisten gayet zâhir olarak Kur’ân affettiğinden, o da sarf-ı nazar edip ve mevcudatı kendileri hesabına hizmetten azlederek Fâtır-ı Zülcelâl hesabına istihdam edip Esmâ-i Hüsnâsının mazhariyet ve aynadarlık vazifesinde istimal ederek, mânâ-yı harfî nazarıyla onlara bakıp, mutlak gafletten kurtulup huzur-u daimîye girmektir; herşeyde Cenâb-ı Hakka bir yol bulmaktır. Elhasıl, mevcudatı mevcudat hesabına hizmetten azlederek, mânâ-yı ismiyle bakmamaktır.” (26. Söz, Zeyl ve Hatime)

Nihai olarak Bediüzzaman Hazretleri müfessirler, kelam alimleri, mutasavvıflar ve filozofların incelediği tevhid kavramı hakkında doğrudan doğruya Kur’an’dan aldığı halis yolu en ince detaylarına kadar sunmuş ve bunu yaparken de bu geniş ve derin sahada pek çok ilim ehlinin maruz kaldıkları şüphe ve şatahâta düşmemiştir.

 

2. İNSAN KAVRAMI

Müellife göre, risale-i nur’da ele alınan anahtar kavramların en önemlilerinden olan insan kavramı bediüzzaman Hazretleri’nin düşünce dünyasına nüfuz edilebilmesini sağlamaktadır. Üstad Hazretleri kainatı anlamaya çalışırken insanı onun bir parçası, misal-i musağğarı (küçük bir örneği) olarak görür. Ona göre insan sıradan bir varlık olmadığı gibi, sadece yeryüzüne ait bir mahluk da değildir.

İnsana ait düşüncelerini de Kur’an’dan alan Üstad Hazretlerine göre arz, bütün kainatla alakalıdır. Arz, ise onun ikamet yeridir. Nitekim;

وَإِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلاَئِكَةِ إِنِّي جَاعِلٌ فِي الأَرْضِ خَلِيفَةً

“Rab­bin me­lek­le­re: “Ben yer­yü­zün­de bir ha­li­fe ya­ra­ta­ca­ğım” de­mişti.” (Bakara Suresi, 30)

Bediüzzaman Hazretleri’nin ıstılahında insan, yaratılış ağacının bir semeresi, kainatın câmî’ bir fihristi ve Esmâ-i Hüsnâ’nın en mükemmel bir yansımasıdır.

“Beşer, şecere-i hilkatin en son cüz’ü olan meyvesidir. Malûmdur ki, bir şeyin semeresi en uzak, en cemiyetli, en nazik, en ehemmiyetli cüz’üdür. İşte bunun için, semere-i âlem olan insan en cami, en bedi’, en âciz, en zayıf ve en lâtif bir mucize-i kudrettir.” (On Beşinci Söz)

İnsan, fıtratına decedilmiş beka arzusunu gerçekleştirmeye çalışmakta, arzdaki halifeliğiyle birlikte bütün kainatın ubudiyetini gözlemleyip tefekkür etmekte ve Vahid ve Ehad Allah Teala’ya külli bir ubudiyette bulunma vazifesini icraya çalışmaktadır.

“İnsan şu kâinat ağacının en son ve en cemiyetli meyvesi,

Ve hakikat-ı Muhammediye Aleyhissalâtü Vesselâm cihetiyle çekirdek-i aslîsi,

Ve kâinat Kur’ân’ının âyet-i kübrası,

Ve İsm-i Âzamı taşıyan âyetü’l-kürsîsi,

Ve kâinat sarayının en mükerrem misafiri,

Ve o saraydaki sair sekenelerde tasarrufa mezun en faal memuru,

Ve kâinat şehrinin zemin mahallesinin bahçesinde ve tarlasında, varidat ve sarfiyatına ve zer’ ve ekilmesine nezarete memur,

Ve yüzer fenler ve binler san’atlarla teçhiz edilmiş en gürültülü ve mes’uliyetli nâzırı,

Ve kâinat ülkesinin arz memleketinde, Padişah-ı Ezel ve Ebedin gayet dikkat altında bir müfettişi, bir nevi halife-i arzı,

Ve cüz’î ve küllî harekâtı kaydedilen bir mutasarrıfı,

Ve semâ ve arz ve cibâlin kaldırmasından çekindikleri emanet-i kübrâyı omuzuna alan,

Ve önüne iki acip yol açılan, bir yolda zîhayatın en bedbahtı ve diğerinde en bahtiyarı,

Çok geniş bir ubudiyetle mükellef bir abd-i küllî,

Ve Kâinat Sultanının İsm-i Âzamına mazhar ve bütün esmâsına en câmi bir aynası, ve hitabât-ı Sübhâniyesine ve konuşmalarına en anlayışlı bir muhatab-ı hassı,

Ve kâinatın zîhayatları içinde en ziyade ihtiyaçlısı,

Ve hadsiz fakrıyla ve acziyle beraber hadsiz maksatları ve arzuları ve nihayetsiz düşmanları ve onu inciten zararlı şeyleri bulunan bir biçare zîhayatı,

Ve istidatça en zengini,

Ve lezzet-i hayat cihetinde en müteellimi ve lezzetleri dehşetli elemlerle âlûde,

Ve bekaya en ziyade müştak ve muhtaç ve en çok lâyık ve müstehak ve devamı ve saadet-i ebediyeyi hadsiz dualarla isteyen ve yalvaran ve bütün dünya lezzetleri ona verilse, onun bekaya karşı arzusunu tatmin etmeyen,

Ve ona ihsanlar eden Zâtı perestiş derecesinde seven ve sevdiren ve sevilen çok hârika bir mu’cize-i kudret-i Samedâniye ve bir acûbe-i hilkat,

Ve kâinatı içine alan ve ebede gitmek için yaratıldığına bütün cihazat-ı insaniyesi şehadet eden, böyle yirmi küllî hakikatlerle Cenâb-ı Hakkın Hak ismine bağlanan, … (On Birinci Şua)

İnsaniyet-i Kübra veya Hakiki İnsaniyet

Üstad Hazretleri’nin yakın manalarda kullandığı iki farklı ıstılah; insaniyet-i kübra ve hakiki insaniyet kavramlarıdır. Bunlar iman ve İslam’la yakından ve doğrudan ilgilidir.

“Dehre ve tabâyi-i beşere, dâmen-i kıyamete kadar hâkim olacak, yalnız âlem-i kevnde adalet-i ezeliyenin tecellî ve timsali olan hakikat-i İslâmiyettir ki, asıl insaniyet-i kübrâ denilen şey odur. İnsaniyet-i suğrâ denilen mehâsin-i medeniyet, onun mukaddemesidir.” (Muhakemat)

“Dâr-ı âhiretin bir mahzeni dünyadır; ve Cennetin bir tarlası ve deposu, bu âlemdeki hüsünleri ve hasenatları ve nurları mahsul veren âlem-i İslâmiyet ve hakikatli insaniyettir.” (15. Şua)

Bediüzzaman Hazretleri’nin insanla ilgili olarak kullandığı bir diğer kavram “kamil insan” kavramıdır. Kamil insan, tahkiki iman üzerinde boy atıp gelişmekte ve kainatın mümessili olmaktadır.

“Seyr-i sülûk-ü kalbî ile ve mücahede-i ruhî ile ve terakkiyât-ı mâneviye ile, insan-ı kâmil olmak için çalışmak; yani hakikî mü’min ve tam bir Müslüman olmak; yani, yalnız surî değil, belki hakikat-i imanı ve hakikat-i İslâmı kazanmak; yani, şu kâinat içinde ve bir cihette kâinat mümessili olarak, doğrudan doğruya kâinatın Hâlık-ı Zülcelâline abd olmak ve muhatap olmak ve dost olmak ve halil olmak ve ayna olmak ve ahsen-i takvimde olduğunu göstermekle, benî Âdemin melâikeye rüçhaniyetini ispat etmek ve şeriatın imanî ve amelî cenahlarıyla makamât-ı âliyede uçmak ve bu dünyada saadet-i ebediyeye bakmak, belki de o saadete girmektir.” (29. Mektup)

Müellife göre hülasa olarak; Üstad Hazretleri’nin insana bakış açısı Kur’an-Kainat birlikteliğini görmeye dayanmakatadır. Bunun yolu da insanın kendini bilip tanımasıdır. İnsan, kendini anlayınca kendisinin ve en büyüğünden en küçüğüne bütün varlıkların vazifesini anlamakta, Kur’an ve Kainatı bir arada görebilmektedir.

 

3. KÂİNAT KAVRAMI

Müellifin tespitlerine göre, Üstad Bediüzzaman Hazretleri kainat kavramını, Cenab-ı Allah’ın bütün insanlığa hitap ederken kullandığı üç karineden biri olarak değerlendirmektedir. Kur’an ve Peygamber Efendimiz s.a.s’den sonra kainat gelmekte ve o Allah’ın âlemlere bir hitabı olmaktadır. Kainat, Esmâ-i Hüsnâ’nın güzelliklerini yansıtan bir aynadır ve kainattaki her şey o büyük kitabın harfleridir.

Müellife göre Üstad Hazretleri’nin kainatla ilgili görüşlerini anlayamayan kimse, onun düşünce sistemini anlayamayacaktır.

Kainat, hilkatin şecere-i külliyesidir.

“Şu kâinatın Hâlık-ı Hakîmi, kâinatı bir ağaç hükmünde halk edip, en mükemmel meyvesini zîşuur, ve zîşuurun içinde en câmi meyvesini insan yapmıştır. Ve insanın en ehemmiyetli, belki insanın netice-i hilkati ve gaye-i fıtratı ve semere-i hayatı olan şükür ve ibadeti, o Hâkim-i Mutlak ve Âmir-i Müstakil, kendini sevdirmek ve tanıttırmak için kâinatı halk eden o Vâhid-i Ehad, bütün kâinatın meyvesi olan insanı ve insanın en yüksek meyvesi olan şükür ve ibadetini başka ellere verir mi? Bütün bütün hikmetine zıt olarak, netice-i hilkati ve semere-i kâinatı abes eder mi? Hâşâ ve kellâ…” (Yirmi Üçüncü Lem’a)

Kainat, Allah Teala’nın nazar olunan kitabıdır.

“ism-i Hakemin tecellî-i âzamı şu kâinatı öyle bir kitap hükmüne getirmiş ki, her sayfasında yüzer kitap yazılmış; ve her satırında yüzer sayfa derc edilmiş; ve her kelimesinde yüzer satır mevcuttur; ve her harfinde yüzer kelime var; ve her noktasında kitabın muhtasar bir fihristeciği bulunur bir tarza getirmiştir. O kitabın sayfaları, satırları, tâ noktalarına kadar yüzer cihette Nakkaşını, Kâtibini öyle vuzuhla gösteriyor ki, o kitab-ı kâinatın müşahedesi, kendi vücudundan yüz derece daha ziyade Kâtibinin vücudunu ve vahdetini ispat eder. Çünkü bir harf kendi vücudunu bir harf kadar ifade ettiği halde, kâtibini bir satır kadar ifade ediyor.” (30. Lem’a)

Kainat, Esmâ-i Hüsnâ’nın yansımasıdır.

وَإِنْ مِنْ شَيْءٍ إِلاَّ يُسَبِّحُ بِحَمْدِهِ

“Kainatta hiçbir şey yoktur ki, Onu hamd ile tesbih etmesin.” (İsrâ Sûresi, 44) sırrınca, herşeyden Cenâb-ı Hakka karşı pencereler hükmünde çok vecihler var. Bütün mevcudatın hakaiki, bütün kâinatın hakikati, esmâ-i İlâhiyeye istinad eder. Herbir şeyin hakikati, bir isme veyahut çok esmâya istinad eder. Eşyadaki san’atlar dahi, herbiri birer isme dayanıyor. Hattâ, hakikî fenn-i hikmet Hakîm ismine ve hakikatli fenn-i tıp Şâfî ismine ve fenn-i hendese Mukaddir ismine, ve hâkezâ, herbir fen bir isme dayandığı ve onda nihayet bulduğu gibi, bütün fünun ve kemâlât-ı beşeriye ve tabakat-ı kümmelîn-i insaniyenin hakikatleri esmâ-i İlâhiyeye istinad eder. Hattâ, muhakkıkîn-i evliyanın bir kısmı demişler: “Hakikî hakaik-i eşya, esmâ-i İlâhiyedir. Mahiyet-i eşya ise, o hakaikin gölgeleridir. Hattâ, birtek zîhayat şeyde, yalnız zâhir olarak yirmi kadar esmâ-i İlâhiyenin cilve-i nakşı görünebilir.” (32. Söz, 3. Mevkıf)

Müellife göre Bediüzzaman Hazretleri hem Kur’an’ı hem de kainat kitabını okuyup tefekkür ederek Risale-i Nur Külliyatını dokumaya muvaffak olmuştur.

 

4. KUR’ÂN KAVRAMI

Müellif, Kur’an kavramını, Üstad Hazretleri’nin Türkiye’de ateşini tutuşturduğu ve buradan bütün dünyaya dağılan nur hizmetini anlamada ilk ve temel anahtar olarak tanımlamaktadır. Bu asırda Kur’an’a dayanarak iman hakikatlerini neşretmek ve onun i’cazını herkese göstermek de Peygamber Efendimiz s.a.s’in mucizelerinin bir yansımasıdır.

Bediüzzaman Hazretleri Kur’an-ı kerim’i tanımlarken sınırlı ve kalıplaşmış bir yol takip etmemiştir. O, kalbinin derinliklerinde hissettiği Kur’an’ın azametine yakışır şekilde, pek çok farklı yönüyle onu tarif etme gayreti içinde olmuştur.

“Kur’ân, şu kitab-ı kebir-i kâinatın bir tercüme-i ezeliyesi,

ve âyât-ı tekviniyeyi okuyan mütenevvi dillerinin tercüman-ı ebedîsi,

ve şu âlem-i gayb ve şehadet kitabının müfessiri,

ve zeminde ve gökte gizli esmâ-i İlâhiyenin mânevî hazinelerinin keşşafı,

ve sutûr-u hâdisâtın altında muzmer hakaikin miftahı,

ve âlem-i şehadette âlem-i gaybın lisanı,

ve şu âlem-i şehadet perdesi arkasında olan âlem-i gayb cihetinden gelen iltifâtât-ı ebediye-i Rahmâniye ve hitâbât-ı ezeliye-i Sübhâniyenin hazinesi,

ve şu İslâmiyet âlem-i mânevîsinin güneşi, temeli, hendesesi,

ve avâlim-i uhreviyenin mukaddes haritası,

ve Zât ve sıfât ve esmâ ve şuûn-u İlâhiyenin kavl-i şârihi, tefsir-i vâzıhı, burhan-ı kàtıı, tercüman-ı sâtıı,

ve şu âlem-i insaniyetin mürebbîsi,

ve insaniyet-i kübrâ olan İslâmiyetin mâ ve ziyası,

ve nev-i beşerin hikmet-i hakikiyesi,

ve insaniyeti saadete sevk eden hakikî mürşidi ve hâdîsi,

ve insana hem bir kitab-ı şeriat,

hem bir kitab-ı dua,

hem bir kitab-ı hikmet,

hem bir kitab-ı ubudiyet,

hem bir kitab-ı emir ve davet,

hem bir kitab-ı zikir,

hem bir kitab-ı fikir,

hem bütün insanın bütün hâcât-ı mâneviyesine merci olacak çok kitapları tazammun eden tek, câmi bir kitab-ı mukaddestir.

Hem bütün evliya ve sıddıkîn ve urefâ ve muhakkıkînin muhtelif meşreplerine ve ayrı ayrı mesleklerine, herbirindeki meşrebin mezâkına lâyık ve o meşrebi tenvir edecek ve herbir mesleğin mesâkına muvafık ve onu tasvir edecek birer risale ibraz eden mukaddes bir kütüphane hükmünde bir kitab-ı semâvîdir.

 

Tetimme-i Tarif: Kur’ân Arş-ı Âzamdan, İsm-i Âzamdan, her ismin mertebe-i âzamından geldiği için, On İkinci Sözde beyan ve ispat edildiği gibi,

Kur’ân, bütün âlemlerin Rabbi itibarıyla Allah’ın kelâmıdır;

hem bütün mevcudatın İlâhı ünvanıyla Allah’ın fermanıdır;

hem bütün semâvat ve arzın Hâlıkı namına bir hitaptır;

hem rububiyet-i mutlaka cihetinde bir mükâlemedir;

hem saltanat-ı âmme-i Sübhâniye hesabına bir hutbe-i ezeliyedir;

hem rahmet-i vâsia-i muhîta nokta-i nazarında bir defter-i iltifâtât-ı Rahmâniyedir;

hem Ulûhiyetin azamet-i haşmeti haysiyetiyle, başlarında bazan şifre bulunan bir muhabere mecmuasıdır;

hem İsm-i Âzamın muhitinden nüzul ile Arş-ı Âzamın bütün muhâtına bakan ve teftiş eden hikmetfeşan bir kitab-ı mukaddestir.

Ve şu sırdandır ki, “Kelâmullah” ünvanı, kemâl-i liyakatle Kur’ân’a verilmiş ve daima da veriliyor. Kur’ân’dan sonra sair enbiyanın kütüp ve suhufları derecesi gelir. Sair nihayetsiz kelimât-ı İlâhiyenin ise, bir kısmı dahi has bir itibarla, cüz’î bir ünvanla, hususî bir tecelliyle, cüz’î bir isimle ve has bir rububiyetle ve mahsus bir saltanatla ve hususî bir rahmetle zahir olan ilhamat suretinde bir mükâlemedir. Melek ve beşer ve hayvânâtın ilhamları, külliyet ve hususiyet itibarıyla çok muhteliftir.

 

Üçüncü Tarif:

Kur’ân, asırları muhtelif bütün enbiyanın kütüplerini ve meşrepleri muhtelif bütün evliyanın risalelerini ve meslekleri muhtelif bütün asfiyanın eserlerini icmâlen tazammun eden, ve cihât-ı sittesi parlak ve evham ve şübehâtın zulümâtından musaffâ,

ve nokta-i istinadı, bilyakîn, vahy-i semâvî ve kelâm-ı ezelî,

ve hedefi ve gayesi, bilmüşahede, saadet-i ebediye,

içi, bilbedâhe, hâlis hidayet,

üstü, bizzarure, envâr-ı iman,

altı, biilmilyakîn, delil ve burhan,

sağı, bittecrübe, teslim-i kalb ve vicdan,

solu, biaynilyakîn, teshir-i akıl ve iz’an,

meyvesi, bihakkılyakîn, rahmet-i Rahmân ve dâr-ı cinân,

makamı ve revacı, bilhads-i sâdık, makbul-ü melek ve ins ve cânn bir kitab-ı semâvîdir. (Yirmi Beşinci Söz – Mucizât-ı Kur’âniye Risalesi)

 

Üstad Hazretleri’ne göre tecdid hareketinin temel direği Kur’an-ı Kerim’dir. Kaynak o ve metod da onun metodudur. Kur’an, Allah’a kulluk hedefli mesajıyla ülfet perdesini dağıtarak kainatta kesret içindeki vahdeti gösterir.

Üstad Hazretleri’ne göre Kur’an kâinatın müfessiridir.

“Eğer ölümü öldürüp zevâli dünyadan izale etmek ve aczi ve fakrı beşerden kaldırıp kabir kapısını kapamak çaresi varsa, söyle, dinleyelim. Yoksa, sus!

Kâinat mescid-i kebirinde Kur’ân kâinatı okuyor, onu dinleyelim. O nur ile nurlanalım.Hidayetiyle amel edelim. Ve onu vird-i zeban edelim. Evet, söz odur ve ona derler. Hak olup Haktan gelip hak diyen ve hakikati gösteren ve nuranî hikmeti neşreden odur.” (Yedinci Söz)

 

5. İMAN (İNTİSÂB-I İMANÎ) KAVRAMI

Üstad Hazretlerine göre imanî intisapla insanın önünde geniş ufuklar açılır. İman hakikatlerine intisap ve bağlılıkla kulluk yolu genişler ve her an yenilenen ve tazelenen manalarla dolar. Müellife göre Üstad Hazretleri’nin iman kavramına yaklaşımı da tecdid buudludur. Ona göre Allah’a intisap, iman ve amel olarak kulluk yolunda tesis edilen bir bağ ve üstün bir kudrete dayanmadır. İntisab-ı imanî kavramı tevhid ve kullukla yakından ilgilidir.

“İşte, ey mağrur nefsim, sen o seyyahsın. Şu dünya ise bir çöldür. Aczin ve fakrın hadsizdir. Düşmanın, hâcâtın nihayetsizdir. Madem öyledir; şu sahrânın Mâlik-i Ebedîsi ve Hâkim-i Ezelîsinin ismini al. Ta bütün kâinatın dilenciliğinden ve her hâdisâtın karşısında titremeden kurtulasın.

Evet, bu kelime öyle mübarek bir definedir ki, senin nihayetsiz aczin ve fakrın, seni nihayetsiz kudrete, rahmete raptedip Kadîr-i Rahîmin dergâhında aczi, fakrı en makbul bir şefaatçi yapar.

Evet, bu kelime ile hareket eden, o adama benzer ki, askere kaydolur, devlet namına hareket eder, hiçbir kimseden pervâsı kalmaz. Kanun namına, devlet namına der, her işi yapar, her şeye karşı dayanır.

Başta demiştik: Bütün mevcudat lisan-ı hal ile “Bismillâh” der. Öyle mi?

Evet. Nasıl ki, görsen, bir tek adam geldi, bütün şehir ahalisini cebren bir yere sevk etti ve cebren işlerde çalıştırdı. Yakînen bilirsin, o adam kendi namıyla, kendi kuvvetiyle hareket etmiyor. Belki o bir askerdir, devlet namına hareket eder, bir padişah kuvvetine istinad eder.

Öyle de, herşey Cenâb-ı Hakkın namına hareket eder ki, zerrecikler gibi tohumlar, çekirdekler, başlarında koca ağaçları taşıyor, dağ gibi yükleri kaldırıyorlar.” (1. Söz)

 

Üstad Hazretlerine göre iman marifet ve muhabbeti temin eder.

Hem o imanda mârifet ve muhabbetini verdi. Ve mârifet ve muhabbetle o nimet-i vücut içinde daire-i mümkinattan âlem-i vücuba ve daire-i esmâ-i İlâhiyeye kadar hamd-ü senâ ile istifade için ellerini uzatabilir bir mertebe ihsan etti. (4. Şua)

 

İman, insanı zaman ve mekanın kayıtlarından kurtarır. İman, insanı diğer varlıklarla kardeş yapar. Çünkü bütün mahlukat Allah’a kullukta bulunmakta ve O’nu hamd ile tesbih etmektedir.

“İntisab-ı imanî sırrıyla bir dakikalık vücut, intisab-ı imanîden mahrum binlerce seneye mukabil gelir. Hattâ o bir dakika, merâtib-i vücut itibarıyla diğer binler seneden daha etem ve daha geniştir.” (29 Lem’a)

“Madem Cenâb-ı Hak var; herşey var. Madem Cenâb-ı Vâcibü’l-Vücuda intisap var; herşey için bütün eşya var. Çünkü, Vâcibü’l-Vücuda nisbetle herbir mevcut, bütün mevcudata, vahdet sırrıyla bir irtibat peydâ eder. Demek, Vâcibü’l-Vücuda intisabını bilen veya intisabı bilinen herbir mevcut, sırr-ı vahdetle, Vâcibü’l-Vücuda mensup bütün mevcudatla münasebettar olur. Demek herbir şey, o intisap noktasında hadsiz envâr-ı vücuda mazhar olabilir. Firaklar, zevaller, o noktada yoktur. Bir ân-ı seyyâle yaşamak, hadsiz envâr-ı vücuda medardır.

Eğer o intisap olmazsa ve bilinmezse, hadsiz firaklara ve zevallere ve ademlere mazhar olur. Çünkü, o halde, alâkadar olabileceği herbir mevcuda karşı bir firakı ve bir iftirakı ve bir zevâli vardır. Demek, kendi şahsî vücuduna, hadsiz ademler ve firaklar yüklenir. Bir milyon sene vücutta kalsa da (intisapsız), evvelki noktasındaki o intisaptaki bir an yaşamak kadar olamaz.

Onun için, ehl-i hakikat demişler ki: “Bir ân-ı seyyâle vücud-u münevver, milyon sene bir vücud-u ebtere müreccahtır.” Yani, Vücud-u Vacib’e nisbetle bir an vücut, nisbetsiz milyon sene bir vücuda müreccahtır.” (24. Mektup)

“İşte imanla, imandaki intisapla, her mü’min gibi, bu vücudum dahi hadsiz vücutların firaksız envârını kazanır; kendisi gitse de, onlar arkada kaldığından kendisi kalmış gibi memnun olur.” (4. Şua)

“Hem iman-ı tahkikîyi in’am etti. O imanla o nimet-i vücud, dünya ve âhireti içine aldı.” (4. Şua)

İman, Şems-i Ezelîden vicdan-ı beşere ihsan edilen bir nur ve bir şuadır ki, vicdanın içyüzünü tamamıyla ışıklandırır. Ve bu sayede, bütün kâinatla bir ünsiyet, bir emniyet peyda olur ve her şeyle kesb-i muarefe eder. Ve insanın kalbinde öyle bir kuvve-i maneviye husule gelir ki, insan, o kuvvetle her musibete, her hadiseye karşı mukavemet edebilir. Ve öyle bir vüs’at ve genişlik verir ki, insan o vüs’atle geçmiş ve gelecek zamanları yutabilir.

Ve keza, iman, Şems-i Ezelîden ihsan edilmiş bir nur olduğu gibi, saadet-i ebediyeden de bir parıltıdır. Ve o parıltıyla, vicdanında bulunan bütün emel ve istidatlarının tohumları bir şecere-i tûbâ gibi neşvünemaya başlar, ebed memleketine doğru hareket eder, gider. (İşârâtü’l-İ’câz – Bakara Sûresi, Âyet: 2)

 

6. AHLAK KAVRAMI

Müellif-i muhterem, ahlak kavramını, Üstad Bediüzzaman Hazretleri’nin Kur’an için yazdığı tefekkürî tefsir Risale-i Nurların sistemini anlamada mühim bir yere koymaktadır. Ona göre, ahlak kavramı, bizzat din hakkında külli bir anlayışa ulaşmanın temel anahtarlarındandır.

Bediüzzaman Hazretlerileri Kur’an’dan istinbat ettiği ahlak anlayışını, mukayeseli bir metodla sunmuştur. O, Kur’an’a dayanmayan geçmiş asırlar ve günümüzdeki ahlak nazariyeleri ile Kur’an’dan nebeân eden ahlak anlayışının farkını ortaya koymuştur.

Üstad Hazretlerine göre felsefi düşüncenin ahlak anlayışı ene’nin övülmesi dışına çıkamamıştır. Yunan’dan günümüzdeki Batı felsefesine kadar hep böyledir. Bu, ene’nin putlaştırılmasını netice vermiş ve müslüman feylesoflar dahi bundan etkilenmiştir.

Bediüzzaman’a göre ahlak; Kur’an nizamıdır. Kur’an’ın mesajı, külli anlamda ahlak temeline dayalı bir toplum oluşturmak üzere gelmiştir. Buna göre her bir ferdin, kainatın geri kalanıyla ilişkileri ahlaktan ibarettir. Felsefenin hedefi, menfaat; Kur’an’ın hedefi ise fazilettir.

“Kur’ân-ı Hakîmin hikmeti, hayat-ı şahsiyeye verdiği terbiye-i ahlâkiye ve hikmet-i felsefenin verdiği dersin muvazenesi:

Felsefenin halis bir tilmizi, bir firavundur. Fakat menfaati için en hasis şeye ibadet eden bir firavun-u zelildir. Her menfaatli şeyi kendine rab tanır. Hem o dinsiz şakirt, mütemerrid ve muanniddir. Fakat bir lezzet için nihayet zilleti kabul eden miskin bir mütemerriddir. Şeytan gibi şahısların, bir menfaat-i hasise için ayağını öpmekle zillet gösterir denî bir muanniddir. Hem o dinsiz şakirt, cebbar bir mağrurdur. Fakat kalbinde nokta-i istinat bulmadığı için, zatında gayet acz ile âciz bir cebbâr-ı hodfuruştur. Hem o şakirt, menfaatperest hod-endiştir ki, gaye-i himmeti, nefis ve batnın ve fercin hevesatını tatmin ve menfaat-i şahsiyesini bazı menfaat-i kavmiye içinde arayan dessas bir hodgâmdır.

Amma hikmet-i Kur’ân’ın halis tilmizi ise, bir abddir. Fakat âzam mahlûkata da ibadete tenezzül etmez. Hem Cennet gibi âzam menfaat olan bir şeyi gaye-i ibadet kabul etmez bir abd-i azizdir. Hem tilmizi mütevazidir, selim, halimdir. Fakat Fâtırının gayrına, daire-i izni haricinde ihtiyarıyla tezellüle tenezzül etmez. Hem fakir ve zayıftır, fakr ve zaafını bilir. Fakat onun Mâlik-i Kerîmi ona iddihar ettiği uhrevî servetle müstağnîdir ve Seyyidinin nihayetsiz kudretine istinad ettiği için kavîdir. Hem yalnız livechillâh, rıza-i İlâhî için, fazilet için amel eder, çalışır.” (12. Söz)

“Hikmet-i felsefe ile hikmet-i Kur’âniyenin hayat-ı içtimaiye-i beşeriyeye verdiği terbiyeler:

Amma hikmet-i felsefe ise, hayat-ı içtimaiyede nokta-i istinadı “kuvvet” kabul eder. Hedefi “menfaat” bilir. Düstur-u hayatı “cidal” tanır. Cemaatlerin rabıtasını “unsuriyet, menfi milliyeti” tutar. Semerâtı ise, “hevesât-ı nefsâniyeyi tatmin ve hâcât-ı beşeriyeyi tezyiddir.”

Halbuki, kuvvetin şe’ni tecavüzdür. Menfaatin şe’ni, her arzuya kâfi gelmediğinden, üstünde boğuşmaktır. Düstur-u cidâlin şe’ni çarpışmaktır. Unsuriyetin şe’ni, başkasını yutmakla beslenmek olduğundan, tecavüzdür. İşte bu hikmettendir ki, beşerin saadeti selb olmuştur.

Amma hikmet-i Kur’âniye ise, nokta-i istinadı, kuvvete bedel “hakkı” kabul eder. Gayede menfaate bedel “fazilet ve rıza-i İlâhîyi” kabul eder. Hayatta düstur-u cidal yerine “düstur-u teavünü” esas tutar. Cemaatlerin rabıtalarında unsuriyet, milliyet yerine “rabıta-i dinî ve sınıfî ve vatanî” kabul eder. Gayâtı, hevesat-ı nefsâniyenin tecavüzâtına sed çekip ruhu maâliyâta teşvik ve hissiyat-ı ulviyesini tatmin eder ve insanı kemâlât-ı insaniyeye sevk edip insan eder.

Hakkın şe’ni ittifaktır. Faziletin şe’ni tesanüddür. Düstur-u teavünün şe’ni, birbirinin imdadına yetişmektir. Dinin şe’ni uhuvvettir, incizaptır. Nefsi gemlemekle bağlamak, ruhu kemâlâta kamçılamakla serbest bırakmanın şe’ni, saadet-i dâreyndir.” (12. Söz)

 

“Hem felsefe-i sakîmenin şakirtleriyle Kur’ân-ı Hakîmin tilmizlerinin hamiyetkârlık ve fedakârlıklarını şununla muvazene edilebilir. Şöyle ki:

Felsefenin şakirdi, kendi nefsi için kardeşinden kaçar, onun aleyhinde dâvâ açar. Kur’ân’ın şakirdi ise, semâvat ve arzdaki umum salih ibâdı kendine kardeş telâkki ederek, gayet samimî bir surette onlara dua eder. Ve saadetleriyle mes’ut oluyor. Ve ruhunda şedit bir alâkayı onlara karşı hisseder ki, duasında “Allah’ım, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları bağışla.” der. Hem en büyük şey olan Arş ve şemsi musahhar birer memur ve kendi gibi bir abd, bir mahlûk telâkki eder.” (17. Lem’a)

 

Müellife göre, Kur’an ahlakını en güzel temsil eden, Efendimiz s.a.s olduğu için, Bediüzzaman Hazretleri ahlak anlayışını O’nu ölçü alarak ortaya koymuştur.

“Mesleğimiz ise, ahlâk-ı Ahmediye (aleyhissalâtü vesselâm) ile tahallûk ve sünnet-i Peygamberîyi ihyâ etmektir.” (Divan-ı Harb-i Örfî)

“Cenâb-ı Hak Kur’ân-ı Hakîm’de,

وَإِنَّكَ لَعَلى خُلُقٍ عَظِيمٍ

“Ve sen pek yük­sek bir ah­lâk üze­rin­de­sin!” (Kalem Suresi, 4) ferman eder. Rivâyât-ı sahiha ile Hazret-i Aişe-i Sıddıka (r.a.) gibi Sahabe-i Güzin, Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâmı tarif ettikleri zaman, “Hulukuhu’l-Kur’ân”2 diye tarif ediyorlardı. Yani, Kur’ân’ın beyan ettiği mehâsin-i ahlâkın misali, Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmdır. Ve o mehâsini en ziyade imtisal eden ve fıtraten o mehâsin üstünde yaratılan odur.

İşte böyle bir zâtın ef’al, ahval, akval ve harekâtının herbirisi nev-i beşere birer model hükmüne geçmeye lâyık iken, ona iman eden ve ümmetinden olan gafillerin (Sünnetine ehemmiyet vermeyen veyahut tağyir etmek isteyen) ne kadar bedbaht olduğunu divaneler de anlar.” (11. Lem’a)

“Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Kur’ân’dan sonra en büyük mucizesi kendi zâtıdır. Yani, onda içtima etmiş ahlâk-ı âliyedir ki, herbir haslette en yüksek tabakada olduğuna, dost ve düşman ittifak ediyorlar.” (19. Mektup)

 

Üstad Hazretlerine göre sünnete ittibanın ölçüsü, Rasulullah s.a.s’in ahlakıyla ahlaklanma derecesine bağlıdır. Allah Teala’nın sevgisine ulaşmanın yolu da O’nun s.a.s ahlakıyla ahlaklanmaktan geçmektedir.

“Hem kendi mahlûkatının mehâsin-i ahlâkiyelerini sevdiği için, mehâsin-i ahlâkiyede bil’ittifak en yüksek mertebede bulunan Muhammed-i Arabî Aleyhissalâtü Vesselâmı sever ve derecâta göre ona benzeyenleri dahi sever.” (24. Mektup)

 

Hatime

Müellif-i Merhum Ferid el-Ensari, telif ettiği “Risale-i Nur’un Anahtar Kavramları” adlı bu önemli eser boyunca sık sık Risale-i Nur’lar vasıtasıyla Kur’an-ı Kerim, kainat ve hayatı daha iyi anlamaya muvaffak olduğunu vurgulamaktadır. Ayrıca Risale-i Nur’lar’ın ihtiva ettiği hakikatleri tam olarak yansıtamadığını söyleyerek engin tevazusuyla güzel bir örnek teşkil etmektedir.

Müellife göre, Üstad Bediüzzaman Said Nursi Kur’an’ın bahşettiği basiretle hadiseleri doğru görüp doğru okumaya muvaffak olmuş ve bu sayede asrın ihtiyaçlarına uygun çözüm reçeteleri sunmuştur. Onun sunduğu bu çareler Kur’an’a dayandığı için çok kıymetli ve herkes için geçerlidir. Risale-i Nur’un mesajı, Kur’an’dan alındığı için dünyanın dört bir tarafına ulaşmıştır.

Müellif-i muhterem son olarak, Allah Teala’nın afv ve mağfiretini niyaz ederek eserini bitirmektedir.